“Filozoflar şimdiye kadar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumladılar, oysa asıl olan dünyayı değiştirmektir.” Marksizmin ustaları bu sözlerle devrimci değişimi, bazen yorumlamanın önüne koydular.

Oysa bugün değiştirme gayretleri bir yana, dünyayı yorumlamanın hakkı yeterince verilmiyor. Dünyayı yorumlamadan yani “devrimci teori olmadan, devrimci pratik olmaz.”

Marks ve Lenin düşüncesinin parlayan kılıcı, yaşanan teorik düğümleri bir kez daha kesip atmalıdır. Bir kez daha sınıf savaşımının yolunu, aklın ışığı aydınlatacak.

Daima diyoruz.

Bilmenin ve uygulamanın, öğrenmenin ve mücadele etmenin daima süreceğini ilan ediyoruz.

İlk sayısını 2011 yılında basılı formda yayınladığımız Daima dergisini yeni iletişim koşullarına uyarladık.

Web sitemizde ve sosyal medya hesaplarımızda önceki iki sayımızda yayımladığımız yazılarımıza ulaşabilirsiniz. Onlar hala güncelliğini koruyor. İlk sayımızda krizi incelemiştik. İkinci sayımızda ise seçimleri ele aldık.

Bundan sonra yolumuza dosyalar hazırlayarak devam etmeyeceğiz. Hızla gelişen olayları Marksizmin ve Leninizmin ışığı altında sıcağı sıcağına yorumlayacağız.

Hem kuramsal boşluğu dolduracağız hem de yeni Marksist Leninist kuşakların yetiştirilmesine katkı sunacağız.

Teorinin grisini yaşamın yeşiliyle buluşturmak dileğiyle…

Daima Dergisi Yazı Kurulu

Kriz

Üçüncü Bunalım Dönemi Sürüyor

,
6 Ağustos 2011

Kapitalizmi kimsenin krize sokmasına gerek yok. O kendisini, kendi krizine doğru sürükler. Marks, “Periyodik olarak tekrarlanan krizler, burjuva toplumunu her defasında daha ciddi bir biçimde tehdit etmektedir.” diyerek krizin tarihsel sürekliliğine işaret ediyor Manifesto’da.

Krizler kimsenin komplosu ya da akıllı tasarımı değildir. Kriz emperyalizmin oyunu değil, emperyalizmin başına gelendir. O nedenle Marks’ın Kapital’de incelediği anlamda bir sorunla karşı karşıyayız ve sorunu Marks’ın inceleme yöntemiyle ele almalıyız. Marks’ı eleştiren, çağdaşı bir yazar Marks’ın yöntemini şöyle tanımlıyor:


“Marks için önemli olan tek şey, incelediği olguların yasasını bulmaktır; bu olgular, belli bir tarihsel dönemde belirli bir biçim ve karşılıklı ilişkiler içerisinde oldukları sürece, onun için önemli olan yalnızca onlara egemen olan yasa değildir. Onun için daha da önemli olan, bunların değişmelerinin ve gelişmelerinin, yani bir biçimden başka bir biçime, bir ilişkiler düzeninden, farklı bir ilişkiler düzenine geçişlerinin yasasıdır. Marks, toplumsal hareketi, yalnızca insan iradesinden, bilincinden ve düşüncesinden bağımsız olmakla kalmayan, tersine onların iradesini, bilincini ve düşüncesini belirleyen yasaların yönettiği bir doğal tarihsel süreç olarak alır. Yani fikir değil, ancak tek başına maddi olgu, onun çıkış noktası olabilir.” 

Yani insanların komplolarından, tasarımlarından, oyunlarından ve iradelerinden bağımsız olarak maddi olguların hareket yasalarına yönelmeliyiz. Mandel bu yöntemi: “Maddenin soyut hareket yasalarını yani özünü açıklayan bu öğeler arasındaki belirleyici genel bağlantıların keşfi” diye açıklıyordu.

Yöntem, tipik olanı yakalamak, genellemeler yapabilmektir. Braudel tipik olarak gözlemlenen gelişme seyrine dikkat çekiyor: “Braudel, Hollandalıların “Avrupa’nın bankerleri” olmak üzere 1740’larda ticaretten ellerini eteklerini çekmelerinin, tekrar tekrar vuku bulan bir dünya-sistemik eğilimin tipik özelliği olduğunu ileri sürer. Aynı süreç on beşinci yüzyılda ve 1560’larda, İtalya’da gerçekleşmiştir.” 


Kapitalist üretim tarzının hareket yasalarına yönelmek istediğimizde, karşımızda duran materyal, Marks’ın kapitalde incelediği iktisadi ilişkiler temelidir. Kapitalist üretim tarzını incelemeye başladığımızda iktisadi altyapıyı incelemeye başlamamız son derece normal ve kaçınılamazdır. İktisadi altyapıyı incelemeden kopmak, maddecilikten kopmaktır.

Sermaye birikim tarzının hegemonyasını sürdürmeyi doğallaştıran ideolojik etki mekanizmaları, sömürülen sınıfların analiz yönteminden iktisadi alanı uzak tutmaya çalışıyor. Bu mesafeli oluşu, sol bir analiz yönteminin içinde olduğunu kabul edenler de benimseyebiliyorlar.

Kapitalist üretim tarzının ana meselesi emek gücünün ürettiği artı değere sermaye sınıfının el koymasıdır. Artı değere el koyan sınıf, artı değere el koyma ilişkisinin kendisini şekillendirdiği yasalara tabi olur. Dünyayı felakete götüren süreç, artı değer dediğimiz iktisadi değere el koyabilmiş olanların çarpışmasıdır artık. Her şey buradan türer.

Güncel anlamdaki hegemonya mücadelesi de bu işleyiş üzerinden yürür. Arrighi’ye göre:

“Birleşik Devletlerin Vietnam yenilgisi, güç kaynağı olarak sınaimilitarizmin sınırlarını apaçık gözler önüne sererken, Japonya’nın 1980’lerin dünya politikasında artan nüfuzu, iktisadi güç kaynaklarının askeri güç kaynaklarından daha etkili olduğunu tanıtlıyordu.

1970’lerde hızla güç kaybına uğrayan Birleşik Devletler’in 1980’lerde bu gidişatı tersine çevirmesini mümkün kılan şey kendi kudretli askeri aygıtı değil, fakat ucuz Japon kredisi ve emtiasıydı. Japonya’nın Birleşik Devletler’e olan siyasi ve iktisadi bağımlılığının yerini artık karşılıklı bağımlılık ilişkisi almıştı: Japonya ABD’nin askeri korumasına bağımlı kalmaya devam etse de, ABD askeri aygıtının sağladığı korumanın yeniden üretimi Japon finans ve endüstrisine bağımlı olmaya başladı.”

Mevcut iktisadi ilişkileri reddediyor olmamız, onun nasıl işlediğini anlama çabasını reddediyor olmamız anlamına gelmez. Elbette ki sol bir analiz mevcut iktisadi ilişkileri, mevcut devleti, mevcut askeri aygıtı reddeder ama onu inceler ve onları inceleme disiplinlerinin içine girer. “Ben bunları incelemeyeceğim çünkü bunlara taraftar değilim” gibi bir metodik ilişki kurulamaz. Bunları incelemekten uzak durmak, bu alanlara dair çok reddedici ya da eleştirel olunduğunu anlatmaz.


Son aşamada bu alanlara dair tutum “ne hali varsa görsünler” noktasına gelir. Bu tavır alış zaten karşı tarafı reddeden ve onun işini zorlaştıran değil, elini serbest bırakan ve işini kolaylaştıran nihilist bir seçiştir.

Tıbbi alanda, bir hastalıktan nefret edildiği için o hastalığın ilerleyiş mekanizmalarının incelenmesi ve anlaşılmaya çalışılması yaklaşımından geri durulamaz. Bundan geri durmak o hastalık nedeniyle ölmeye razı gelmek olacaktır.

Bir tür işgal ordusuna karşı savaşırken, savaşırsınız. Savaşma, silah, zor uygulama mekanizmalarının dışında kalamazsınız. Savaştan, silahtan ve zor kullanmaktan anlamamak sadece yenilmenize ve işgal ordularının zaferine sebep olur.


Sorun iktisadi alanı incelemek gerektiği konusundaki açıklayıcı zihinsel ilişkileri orya koymak değildir. İktisadi alanı incelemek elbette ki yetmez. Eğer bir iktidar değişikliği söz konusu oluyor ve siz bununla ilgili inisiyatif kullanıyor iseniz, kendinizi iktisadi alanın ortasında bulursunuz. İşçinin işyerinde; muhalefetin genel iktisadi politikaları eleştirdiği durumda; bir emekçi iktidarının üretimi planlamaya çalıştığı bir durumda iktisat alanıyla içli dışlısınız demektir.

İşin politik sonuçlarına bakılacak olursa iktisadi alanla ilgilenmeyen çizgi, aslına bakarsanız emekçilerin yürüttüğü mücadele ile -bir nevi iktisadi mücadele olduğu için- ilgilenmeyen politik çizgidir. Bu politik duruş esas çelişkiyi anlatılan bağıntıyla devlet ile devletin dışındaki herkes arasına koyar. Sorun burada şöyle ortaya çıkar: devlet dışındaki herkesin arasında, artı değere el koyabilen sınıflar da vardır. İktisadi olarak “ne halleri varsa görsünler” siyaseti en sonunda döner dolaşır, artı değere el konulmasını normal hale getirir. Artı değerine el konulanlar ile el koyanların aynı safta sunuluşunun gösterdiği budur.

Kuşkusuz, bir emekçinin artı değerini ihtiyaçları için kullanıp kullanamayacağı esas sorundur. Bunun ihtiyaçlarını karşılama konusunda derdi olmayan toplumsal kesimler tarafından önemsiz olarak görülmesi muhtemeldir. Böyle bir iktisadi konuyu önemsemiyor olmanın derindeki sebebi, böyle bir iktisadi sorunu yaşamıyor olmaktır.

NEREM DOĞRU Kİ?

Cüsseli, dev gibi bir insanı ne devirebilir?

Bu her zaman bir dövüş sahnesindeki gibi apaçık görünür olmayabilir. İnsanlar küçük mikrop ve virüslerin etkisiyle bir daha kalkmamak üzere yere yıkılabilir. Bunu, göremeyeceğimiz kadar küçük mikroorganizmalar yapar. Ya da insanları günlük yaşamda pek gözümüze çarpmayan eğilimleri onları hastalığa götürür. Hatta insanların keyifli alışkanlıkları, örneğin sigara içmeleri ya da yağlı yemek yemeleri onları hasta yapar. Bu onların çoğu kez vazgeçmek istedikleri ama vazgeçemedikleri eğilimleridir.  “Gerçekte Marks hiçbir zaman kendi yeniden üretim şemalarını kapitalizmde iddia edilen “kesintisiz üretim” olanağı hakkındaki ifadeleri doğrulamak amacıyla oluşturmadı: tersine, o kapitalizmin bunalımlara doğası gereği yatkın olduğuna derinden inanmıştı. O bunu hiçbir şekilde yalnızca üretim anarşisine bağlamadı, o bunu aynı zamanda üretim güçlerinin gelişimi ile kitlesel tüketimin gelişimi arasındaki farka atfetti, bu farkın kapitalizmin doğasına içkin olduğuna inanıyordu. 


Marks, bir doğa yasası niteliğine bürünen işleyişi belirleyen çıkış noktasının, sermayenin seçenekler arasından bir tercih etme davranışının değil sağ kalmak için gösterdiği zorunlu refleksler olduğunu eksiksiz anlatır:

    
“Doğrudan sömürünün koşulları ile bu sömürünün gerçekleştirilme koşulları özdeş değildir. Bunlar yalnızca yer ve zaman olarak değil, aynı zamanda mantıksal olarak da farklıdırlar. Birincisi yalnızca toplumun üretici gücü ile sınırlıdır, ikincisi ise üretimin çeşitli dallarının birbirine oranı ve toplumun tüketici gücü ile sınırlıdır. Fakat bu sonuncusu ne mutlak üretici güç ne de mutlak tüketici gücü tarafından belirlenmeyip, toplumun ana gövdesinin tüketimini dar bir aralıkta oynayan bir asgariye indirgeyen uzlaşmaz bölüşüm koşullarına dayalı olan tüketici gücü tarafından belirlenir. Ayrıca o biriktirme eğilimi, sermayeyi genişletme ve genişletilmiş bir ölçekte artı-değer üretme güdüsü tarafından da sınırlandırılır. Bu üretim yöntemlerindeki devamlı devrimlerin, buna bağlı olarak mevcut sermayelerin uğradığı sürekli değer kaybının genel rekabet savaşımının ve yok olup gitme tehdidi altında sırf kendi nefsini koruma aracı olarak, üretimi iyileştirme ve ölçeğini genişletme gereksinmesinin zorunlu kıldığı kapitalist üretim yasasıdır. Piyasanın bu nedenle sürekli genişlemesi ve böylece piyasa ilişkilerinin ve bunları düzenleyen koşulların, gitgide üreticiden bağımsız bir doğa yasası biçimine girmesi ve her geçen gün daha denetlenemez hale gelmesi zorunludur. Bu iç çelişki, kendisini, üretimim dışa dönük alanlara doğru yayılması ile çözümlemeye çalışır. Ne var ki, üretkenlik geliştikçe kendisini, tüketim koşullarının dayandığı dar temeller ile o denli çatışır bulur.”


İnsanın kanser olmasının nedeni genetik kurgusunda gizlidir. Alışkanlıklarını değiştirmeye kalkıştığında dahi, kansere yakalanabilir. Kimse kimseye kansere neden olan bir kimyasal madde şırınga etmez. Kanser böyle olunmaz. Ama her şey plastikten yapılıyor olduğunda, kanser olma riski de toplumda doğal olarak artar. İnsan sigara içtiğinde hemen hasta olmaz. Hasta olması için bu alışkanlığını uzun yıllar boyunca sürdürmesi gerekir. Bunun sonucunda, insan kendisine hiç konduramadığı hastalığa ansızın yakalanır. Kapitalizmin krize girmesi gerçeği sosyalistlerin karalaması değildir. Kapitalizm vücuda yayılan bir kanser tümörü gibi bütün dokuyu bozar. Tümör yaşadıkça dokular harap olmaktadır.

Paradoks budur. Tümör, tümör olabilmek için dokuyu bozup çoğalmak zorundadır. Onun tümör olarak başka yolu yoktur. Nihai olarak tümör bir insan bedenini tamamen kaplayıp çökerttiğinde tümör de varoluş zeminini kaybetmiş olacaktır ama mesele budur. İnsan yok olduğunda tümör de yok olacaktır elbette ama kapitalizm zaten akılcı olmayan bir sistemdir.

Kapitalizmin stratejisi son tahlilde bir bal arısı stratejisidir. Sokarak zehirler ama aynı zamanda soktuğu kancalı iğnesini çıkaramaz ve ölür. Kapitalizmin krizi budur, kancalı iğnesini ne kadar derine sokarsa, o kadar geri çıkamaz. Kendisini tarihin ve toplumun daha  derinine ittikçe daha fazla sıkışır, krize girer .“Devletin kapitalist ekonomik sisteme müdahalesi ne kadar büyük olursa, bu sistemin tedavisi mümkün olmayan bir hastalığa yakalandığında o kadar açığa çıkar.”

    
Sistemden memnun olanların hiç konduramadığı şekliyle, kapitalizm de krize girer. Hatta büyük ve küçük krizlere girmek kapitalizmin kaderidir. Bu kadar fazla kötü alışkanlığı olan kapitalizmden başka ne beklenirdi ki?

    
“…kapitalist üretimdeki tüketim ilişkileri tarafından sunulan dar temel, ekonomik bunalımın genel kökenidir, çünkü tüketimi arttırmanın olanaksızlığı satışlardaki durgunluğun genel bir önkoşuludur. Tüketim istendiğinde arttırılabilseydi, aşırı üretim mümkün olmazdı. Fakat kapitalist koşullarda tüketimin arttırılması kar oranlarında bir düşüş demektir. Çünkü geniş kitlelerin tüketiminin artması ücretlerde bir artışa bağlıdır.” 


Bu kadar rekabetçi, bu kadar irrasyonel, bu kadar paradoksal bir sistem nasıl krize girmesin?

“Lenin’in emperyalist burjuvazi için mutlak çaresiz durumlar olmadığı tezi, sosyalist bir devrim olmadığı sürece kapitalist üretim tarzının uzayan ekonomik durgunluk ve toplumsal bunalım dönemleri pahasına sonsuza dek yaşayacağı anlamına gelmez. Çünkü artı-değer kitlesinde daha hızlı bir düşüşün göstergesi olan genelleşmiş otomasyon, sermayenin değer kazanmasına, artı-değer oranında herhangi bir artışla üstesinden gelinemeyecek, mutlak bir bariyer koymakla kalmaz. Üretim güçlerinin fiili gelişiminde bundan sonra hazır olan israf ve tahrip dinamiği öyle büyüktür ki, sistemin ya da bürün uygarlığın kendi kendini yok etmesine tek alternatif: daha yüksek bir toplum biçimidir.”

Deveye “boynun eğri” demişler, demiş “nerem doğru ki”.

    
Kriz kapitalizmin alınyazısıdır. Çıkmaya çalıştıkça battığı bataklıktır. Kapitalistlerin fazla malı göz çıkartmaktadır. Sonuç itibarıyla kapitalizm kötüdür. Bulaştığı her türlü uzuvda kangren yaratmaktadır ve elbette ki kangren olmuş bir uzuv gülsuyuyla iyileşmez. Gerilim budur.

MAHİR ÇAYANI’IN KRİZİ DERİNLEŞTİRMESİ

EMPERYALİZMİN

ÜÇÜNCÜ GENEL BUNALIM DÖNEMİ SÜRÜYOR

Sosyalizm mücadelesi kapitalizmin olumsuzluğu üzerinden yürütülebilir. Kapitalizmin olumsuzluğunu dışa vuran en dramatik süreçler ise krizlerdir. Kriz kapitalist gelişme süreci içinde felaketvari bir çöküş anı değil, toplumsal varoluşu sürekli istikrarsızlığa sürükleyen kapitalizme içkin bir eğilim olarak düşünülmelidir. Kapitalizm her beş-on yılda bir temel araç gereçlerini yenilemek ihtiyacından ötürü bir kriz yaşıyor, bizim konumuz ise bunun ötesindedir. Arrighi bu sorun alanını Brenner’e başvurarak şöyle belirlemeye çalışıyor:

“Brenner, sağduyulu davranarak, kendisini herhangi bir tikel senaryoya kaptırmaz. Fakat onun bütün savlarının altında yatan ana tezi, bizde o uzun daralma döneminin gerçekte bitmediği vedaha kötü bir daralmanın gelmek üzere olduğu yönünde güçlü bir izlenim uyandırır.” 


Kapitalizme karşı mücadele yürütebilmek için bulgulamamız gereken, krizin uzun döneme yayılmış halidir. Mahir Çayan kendi kriz dönemleştirmesinde, dünya çapında emperyalist paylaşım savaşlarına neden olan büyük ve genel iktisadi bunalım süreçlerini  esas alır. Çayan, devrimlere ön açma imkanı olan genel bunalımların varlığını, yeni bir çağın içinde tanımlar. Ona göre Marks ve Engels’in 1840-1850 dönemlerinde inceledikleri krizler dünya çapında devrimlere yol açabilecek nitelikte değildi. Bu çağ kapitalizmin emperyalist niteliğe sıçradığı aşamada ortaya çıktı. Çayançağlar arasındaki bu geçişi şöyle tanımlıyordu:


“1840-50 dönemi arasında, Marx ve Engels, bu devrim teorisinde gerçekten yanılmışlardı. Çünkü onlar, 1847 dünya ticaret bunalımı ile kapitalizmin genel ve sürekli buhranlar  önemine girdiğini zannetmişlerdi. Oysa kapitalizm o çağda yükselme dönemindeydi. Dolayısıyla Avrupa’da bir proleter devrimi olması imkansızdı. Bu nedenle, Almanya’daki demokratik devrimin başını proletarya çekse bile, Avrupa’da zamandaş patlak veren proletarya devrimleri olmadığı için, proletarya, devrimi sürekli kılamazdı. Almanya’da proletaryanın burjuva demokratik aşamadan durmaksızın sosyalist devrim aşamasına geçebilmesi için, Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde iktidarı ele geçirmiş olan muzaffer proletaryanın yardımı şarttı. 

Oysa şu anda (emperyalist dönemde) kapitalizm sürekli bunalımlar dönemine girmiştir. Avrupa proletaryasının iktidara gelmesi için objektif şartlar sistemin bütünü açısından olgunlaşmıştır. Bu yüzden Marx ve Engels’in 1856’lardan sonra vazgeçtikleri bu devrim teorisi, kapitalizmin sürekli ve genel bunalımlar döneminde, Rusya gibi, gecikmiş burjuva demokratik devrimin eşiğinde olan bir ülkenin proletaryasının tek ve doğru devrim teorisidir.” 

 
Dikkat edilirse Çayan emperyalist dönemde kapitalizmin sürekli bunalımlar dönemine girildiğini ifade ediyor. Yani kapitalizmin sürekli ve genel bunalımlar çağıdır artık çağımız. Çayan’ın bunalımlar konusundaki en geniş tasnifi, sürekli ve genel bunalımlar öncesi ya da sonrası çağda bulunuyor olmaktır.

“Lenin 20. yüzyılın başında, kapitalizmin ekonomik ve politik alanda eşit oranda gelişmeme kanununu (bu kanunun ilk ipuçları Marks’ın ekonomi politiği eleştirirken yaptığı soyutlamalarda vardır) bularak, onun en yüksek aşaması olan emperyalizm teorisini formüle ederek, kapitalizmin sürekli ve son buhranlar çağının başladığını, Marks ve Engels’in “bekledikleri büyük mücadele anının” artık geldiğini söyleyerek, Rus proletaryasının devrim teorisinin, sürekli veya kesintisiz devrim teorisi olduğunu ilan etti.” 

Çayan, çağ tasnifini proleter devrimleri imkanına sahip olmak açısından temellendiriyor. Ona göre sürekli ve genel bunalımlar çağında proletaryanın iktidara gelmesi için gerekli objektif şartlar olgunlaşmıştı.

Çayan, serbest rekabetçi dönemden, tekelci kapitalizmin sürekli bunalımlar çağına bir dönüşüm süreciyle geçildiğini açıklamaya çalışır:


“Fransa ve Prusya savaşından ve onu takiben Paris Komünü hareketinden, 20. yüzyılın başlarına kadar, kapitalizm nispeten barışçı bir gelişim içine girdi. Bu döneme barış dönemi de diyebiliriz. Bu evre, kapitalizmin üretici güçleri geliştirdiği, kamçıladığı ve burjuva anlamda refahı sağladığı, tek kelime ile kapitalizmin gürbüzleştiği bir evredir. Fakat her gelişen, güçlenen şey gibi kapitalizm de bu süre içinde, kendi zayıflığını, çürüklüğünü de geliştirdi ve güçlendirdi. Bir başka deyişle, kapitalizm bir yandan yükselirkenöte yandan hızla kokuşmaya, asalaklaşmaya, tekelleşmeye yöneliyordu. Bu dönem, bireysel kapitalizmin hızla ortadan kalktığı, tekellerin, kartellerin ve tröstlerin ekonomiye hakim olduğu, serbest rekabetçi kapitalin hakimiyetinin, finans kapital tahakkümüne dönüştüğü bir dönemdir.” 


Çayan böylesi bir geçiş sürecini Lenin’in tekellerin evrelerini sıraladığı değerlendirmesine başvurarak açıklar:


“1) Serbest rekabetteki gelişimin en yüksek noktaya eriştiği 1860- 1880 yılları: 


Bu dönemde tekeller henüz güçlükle fark edilebilen birer çekirdek halindedirler; 

2) 1873 krizini izleyen ve kartellerin büyük gelişme dönemi olan yıllar; ancak bunlar yine de birer istisna halindedirler; kararlı ve sağlam bir durumları yoktur henüz. Geçici bir nitelik gösterirler; 


3) 19. yüzyılın sonundaki yükseliş ve 1900 – 1903 krizi dönemi; bu dönemde karteller bütünüyle ekonomik hayatın temellerinden biri haline geliyor, kapitalizm emperyalizme dönüşmüştür.”

Bu alıntılar bize Mahir Çayan’ın sürekli bunalımlar çağına geçiş sürecini anlatır. Çayan bunalım dönemlerini bir büyük dünya savaşına bağlayarak incelemektedir. 1. Dünya Savaşı öncesine tekabül eden genel bunalım “1873 krizi” olarak anılmaktadır. Bu kriz 1930’lardaki Büyük Buhran’la karşılaştırılabilecek 1873-1896 bunalımıdır. Çayan’daki 1. Dünya Savaşı öncesi 1. Bunalım Dönemi olarak dikkate alınabilecek sürecin ağırlık koyan krizi budur.

1. Bunalım Dönemi’nin sebebiyet verdiği son nokta 1. Dünya Savaşı’dır. Çayan’ın dönemleştirmesini bir şema olarak kurgulamak istersek şöyle bir tabloyu dikkate alabiliriz:


Çayan’ın yazılarında andığı öteki kriz, tarihini 1932 olarak verdiği, biricik sistemik çöküş olarak herkesçe kabul gören 1930’lardaki Büyük Buhran’dır. 2. Bunalım Dönemi’ndeki Büyük Buhran’ın vardığı son merhale 2. Dünya savaşıdır. “Mao’ya göre, Lenin’den bu yana kapitalizmin özünde bir değişim olmamıştır. Ve bugün, nicelik değişimlerine uğramış olan kapitalizm, III. Buhran döneminde can çekişmektedir. Kapitalizm değişen şartlar karşısında (Lenin’den bu yana) bekasının devamı için tek çıkar yol olan militarizmi, “savaş ekonomisi”ni görmektedir.”

Çayan bunalım dönemlerini büyük dünya savaşlarına göre sıralar. Onun dikkate aldığı dünya savaşlarına sebep olacak genişlikte bunalımlardır. Dünyayı etkileyecek düzeyde bunalımların akıbeti dünya savaşları olmaktadır. Çayan, kapitalizmin gelişme seyrinin savaşlar doğuracağını Lenin’e başvurarak şöyle ele alıyor:

“Lenin daha 1900’lerde (Emperyalizm kitabını yazmadan çok önce) kapitalizmin sıçramalı ve dengesiz gelişme kanununun zorunlu olarak bir emperyalistler arası savaşı doğuracağını ve bunun da, kapitalizmin en zayıf halkası olan Rusya’da devrime yol açacağını söylemişti. Lenin’in öngördüğü devrim biçiminin temelinde, emperyalistler arası zıtlıkların kesin olarak askeri plana yansıyacağı görüşü yatar.”

Çayan, 3. Bunalım Dönemi’ni ise 60’lardan sonra diyerek başlatıyor. Bu dönemi 2. Dünya Savaşı ardından gelen bir “devri saadet” sonrası dönem olarak değerlendirdiğini şu anlatımlar belirgin olarak görebiliriz:

“II. yeniden paylaşım savaşından, özellikle 1960’dan sonra (Amerikan gizli işgalinin oluşturduğu) ekonomik, sosyal ve politik kriz ülkedeki sınıflar arası kutuplaşmayı ve emekçi kitlelerin memnuniyetsizliğini had safhaya çıkarmıştır.”

Hatta Çayan, 3. bunalım döneminin başlangıç sürecini çok daha net bir tarih vererek açıklıyor:
 

“Ülkemizde 12 Mart askeri darbesinin olması bir tesadüf değildir. Bu genel olarak, emperyalizmin III. bunalım döneminin, özel olarak Amerikan ekonomisinin 1967’den beri içine girdiği korkunç krizin, Yankee işgali altındaki ülkemize yansımasının bir sonucudur.”


Mahir Çayan, yaşadığı 1971 yılına kadar krizin gelişimini izliyor. “Amerikan ekonomisi -işleyen kapitalizmin kanunlarıyla- son on yıldır tam bir kriz içine girmiş ve son yıllarda bu krizi had safhaya gelmiştir. Amerikan ekonomisindeki kriz o derece artmıştır ki, Yankeeler efsanevi dolarının dokunulmazlığını istemeye istemeye -iki yıl geciktirerek- bozmuşlardır. Amerika dolarını 1969’da devalüe etmesi gerekirken, iki yıl dostlarını zorlamış fakat bazı tavizlerin dışında olumlu sonuç alamamış ve 1971’de devalüe etmiştir.”


Çayan’ın izlemeye imkan bulabildiği 1971 yılında, Amerikan ekonomisindeki krizin had safhada artarak doların devalüe edilmesi noktasına geldiğini tespit ediyor. O’na göre 60’ların sonu ile 70’lerin başı 3. bunalım döneminin başlangıcıdır. 3. bunalım dönemi emperyalistler arası zıtlıkların askeri plana yansıtılarak çözülebileceği bir dönem değildir Çayan’a göre. Askeri alandaki yıkıcı gücün geldiği nokta bütün ülkeleri bir dünya savaşı çözümünden uzak tutuyor, bu da krizi daha da derin hale getiriyordu. “Eğer, III. bunalım döneminin belirttiğimiz özelliği olmasaydı, Yankeeler dostlarının tavizleri ile yetinmeyip, pazar sorununu halletmek için, işi silahla çözümlemek yolunu tercih ederlerdi. (Böylece bir taşla iki kuş vurmuş olurlardı. Çünkü aynı zamanda savaş, kapitalizmin talep yetersizliği hastalığının bir ilacıdır.) Ancak dünya sosyalist bloğunun varlığı ve de tekniğin ulaşmış olduğu dev gelişme seviyesi bu tip politikanın aynı zamanda kendi sonu demek olduğunu da hatırlatmaktadır.”


Mahir Çayan’ın bu saptamaları bugün itibariyle üçüncü yani son genel bunalım döneminin neden bu kadar sürünerek devam ettiğini parlak bir şekilde açıklamaktadır. Daha önceki iki bunalım dönemi kendi çıkmazını dünya çapında savaşlar doğurarak çözmüştür. Ne var ki, dünyadaki canlı yaşamının sürekliliğini ortadan kaldıracak denli yıkıcı askeri gücün söz konusu olduğu bir tarihte, önceki iki bunalımda kullanılan savaş metodu devreden çıkmış oluyordu.

“Emperyalistler arası uzlaşmaz çelişkilerin had safhaya çıkması, ancak bu çelişkileri yeniden paylaşım savaşı ile geçici olarak çözümleyememeleri ve zorunlu olarak entegrasyona gitmeleri kapitalizmin krizinin en öldürücü aşamayı yaşaması demektir.”

Son uzun bunalım dönemini aşırı uzun hale getiren temel buydu. Kapitalizm büyük bir dünya savaşı çıkarma seçeneğini kaybetmişti. Çünkü bu her şeyin ve herkesin varlığının sonu olabilirdi. Mahir Çayan mücadelesini kapitalizmin kısır döngülü olumsuzluğu üzerine kurmuştur. O’na göre mücadele “sebepsiz asi”lik değildir. Mücadelesinin bir hedefi ve nesnel bir temeli vardır. Kapitalizm bozuk ve istikbalsiz bir sistem olduğu için reddedilmelidir.


“Marks kapitalizmin bu devrevi buhranlarının özünün “kârın normal oranın altına düşmesi”ne dayandığını, bu devrevi bunalımların aşırı üretimin fazlalıklarını emerek ekonomiyi temelde düzenlediğini, yapıyı tedavi ettiğini ve de her devrevi buhrandan sonra bir nispi refah döneminin başladığını açık bir şekilde Ekonomi Politiğin Eleştirisi’nde ortaya koydu.”
 

Mevcut üretim sitemi kendi mantığını doğrusal olarak sürdürememekte, kar oranlarındaki oransal bir düşüşle karşı karşıya kalmaktadır. Bu paradoks kapitalizmin bütün motivasyonunu yiyip bitiren, onu çürüten niteliktedir. Sermaye sınıfı her bunalım döneminde gelip bu görünmez duvara toslayıp bozguna uğramaktadır.

“Bilindiği gibi iç pazar emekçilerin ferdi tüketimini artırmakla mümkündür. Ancak çalışan nüfusun gerçek gelirlerinde esaslı yükselmelerle iç pazar genişleyebilir. Fakat bu kapitalizmin tabiatına aykırıdır. Artan kârlar peşinde koşmak tekellerin öz tabiatıdır. Sermayenin yoğunlaşıp, temerküzü, kapitalist toplumda işçi ve emekçi sınıfların gerçek gelirlerinin azalması sonucunu doğurmaktadır.” 

Mahir Çayan özel bir kriz teorileştirmesi ekolüne dahil değildir. O bunalımı çok genel dönemleştirmeler düzeyinde ele alır. Krizin ana kaynağı olarak da Marks’ın “kar normal oranının altına düşmesi” kavramına başvurarak değerlendirme yapar. Çayan’ın bunalım dönemleri analizinde tarihi ikiye bölen büyük krizler ve savaşlar yer tutar. 3. bunalım dönemini diğer bunalımlardan daha çıkmaza girmiş bulmasının nedeni, yeni bir savaşın geri dönülmez bir felakete neden olma gerçekliğidir. Bu durum 3. bunalım dönemini daha önceki bunalım dönemlerinin seyrinden farklılaştırır.

SON GÖNDERİ