“Filozoflar şimdiye kadar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumladılar, oysa asıl olan dünyayı değiştirmektir.” Marksizmin ustaları bu sözlerle devrimci değişimi, bazen yorumlamanın önüne koydular.

Oysa bugün değiştirme gayretleri bir yana, dünyayı yorumlamanın hakkı yeterince verilmiyor. Dünyayı yorumlamadan yani “devrimci teori olmadan, devrimci pratik olmaz.”

Marks ve Lenin düşüncesinin parlayan kılıcı, yaşanan teorik düğümleri bir kez daha kesip atmalıdır. Bir kez daha sınıf savaşımının yolunu, aklın ışığı aydınlatacak.

Daima diyoruz.

Bilmenin ve uygulamanın, öğrenmenin ve mücadele etmenin daima süreceğini ilan ediyoruz.

İlk sayısını 2011 yılında basılı formda yayınladığımız Daima dergisini yeni iletişim koşullarına uyarladık.

Web sitemizde ve sosyal medya hesaplarımızda önceki iki sayımızda yayımladığımız yazılarımıza ulaşabilirsiniz. Onlar hala güncelliğini koruyor. İlk sayımızda krizi incelemiştik. İkinci sayımızda ise seçimleri ele aldık.

Bundan sonra yolumuza dosyalar hazırlayarak devam etmeyeceğiz. Hızla gelişen olayları Marksizmin ve Leninizmin ışığı altında sıcağı sıcağına yorumlayacağız.

Hem kuramsal boşluğu dolduracağız hem de yeni Marksist Leninist kuşakların yetiştirilmesine katkı sunacağız.

Teorinin grisini yaşamın yeşiliyle buluşturmak dileğiyle…

Daima Dergisi Yazı Kurulu

Kriz

Vietnam Yenilgisinin Ekonomiye Etkisi

,
6 Ağustos 2011

ABD Vietnam’da çok yüksek kayıplar vermesine ve daha önce görülmemiş düzeyde silah gücü kullanmasına rağmen kaybetti. Bu yenilgi siyasi ve askeri bir yenilgi olmakla birlikte, aynı zamanda çok ciddi bir ekonomik yenilgiyi de beraberinde getiriyordu. Hem savaşın kendisine yapılan büyük harcamalar, hem de belli bir aşamadan sonra gittikçe yükselen savaş karşıtlığını bastırmak için yapılan harcamalar ABD’de ve dünya ekonomisinde enflasyonist basıncı güçlendirdi, ABD’nin girdiği finansal krizi derinleştirdi ve en sonunda merkezinde ABD’nin yer aldığı sabit döviz kurları sistemi Bretton Woods’un çöküşüne yol açtı. Aynı zamanda ABD doları hızlı bir devalüasyon yaşadı. Savaşa ayrılan harcamaların artması fiyat enflasyonunun aniden ivme kazanmasına sebep olmuş, harcamaların  1965-1973 arasında yavaşlaması dahi reel ücretlerdeki artışı durduramamıştı.


VİETNAM SENDROMU


Vietnam yenilgisinden sonra ABD girdiği askeri operasyonlarda benzer bir yenilgi yaşamanın korkusuyla hep temkinli davrandı, gerilimin ve risklerin yükseldiği durumlarda hemen geri çekildi.
   
Örneğin 1983’te Beyrut’ta bir donanma üssünün bombalanmasında 241 Amerikalı hayatını kaybetmiş ve bu olay üzerine ABD Lübnan’ı terk etmişti. “İnsani Yardım” kılıfı altında bulunduğu Somali’yi ise ölü bir Amerikalının yerlerde sürüklenmesi görüntüsü televizyonlara düşünce terk etti, ABD askerleri Somali’den çekildi.

Öte yandan yine ABD bu temkinlilikten, yani “Vietnam Sendromu”nun aslında sürekli devam etmesinden kaynaklı olarak bir çok askeri girişimde de “taşeron kuvvetler” kullanmayı ve kendi askerlerini olabildiğince riskten uzak tutmayı tercih etti. Nikaragua’da,  Kamboçya’da, Angola’da, Afganistan’da; ve İran-Irak savaşında Irak’ı destekleyerek böyle bir yöntem uygulandı ve olabildiğince ABD’ye asker cenazelerinin gelmesi riskinden uzak duruldu. Bir yandan da Granada ve Panama’da olduğu gibi askeri olarak önemsiz sayılabilecek güçlerle savaşarak, yada Libya’da olduğu gibi havadan bomba yağdırarak hep minimum riskle askeri varlığını ve “Dünya Polisliği” imajını sürdürmeye çalıştı.


1. Körfez savaşında ise Saddam Hüseyin Kuveyt’i işgal ettiğinde Powell doktrini olarak bilinen strateji uygulandı. Bunun anlamı uzun ve tedrici bir güç kullanımı yerine düşmana üstünlük kurmak ve hemen geri çekilmekti. ABD bu savaşta yüksek teknolojili ateş gücünü bir televizyon şovuna dönüştürsede, burada kazanılan zafer “Vietnam Sendromu” nu Amerikalıların ulusal bilincinden silemedi. Çünkü Powell doktrini aslında bu korkudan kaçışın stratejisiydi.
  

Sovyetler Birliği’nin çöküşü dahi “Vietnam Sendromu”nu hafifletemedi. Çünkü bu yenilginin sebebi aslında ABD’nin askeri gücü değil ekonomik gücüydü. ABD’nin bu askeri olarak risklerden kaçınma durumu 11 Eylül olaylarına dek devam etti. 11 Eylül’de gerçekleşen saldırılar hem ulusal hem uluslararası düzeyde geniş bir desteği arkasına alarak kapsamlı askeri operasyonlar yapmanın zeminini oluşturmuştu. Ama burada bile kayıp vermekten kaçınılıyor, yine taşeron bir kuvvet olarak genelde Afgan askerleri karadaki savaşı yürütüyordu. Bu bir Washington Post yorumcusunun ifadelerine şöyle yansıyordu:


Amerika bu savaşta kaçak güreşiyor. Amerikan toprağına yapılan en büyük saldırıya verilen cevap paralı asker tutmaktan öteye geçmedi. Birleşik Devletler, askerlerini, Pakistan sınırını kapatmak için bile kullanmıyor. Kim bilir bin Ladin’in kaç savaşçısı bu sınırdan geçti? Belki onların arasında bin Ladin de vardı.

DÜNYA POLİSLİĞİ

ABD Vietnam yenilgisinden sonra her ne kadar sürekli temkinli ve kayıp vermemeyi öngören stratejilerle hareket etmiş olsa da, “Dünya Polisi” olarak kendine biçtiği rolü oynamak için çaba sarf etmeye hep devam etti. Küçüklü, büyüklü askeri operasyonlarla bir şekilde askeri varlığını gündemde tutmaya ve kredibilitesini geçerli kılmaya çalıştı. Bu operasyonlar için çoğu zaman BM ve NATO’yu arkasına alarak meşruluk zemini yaratsa da, Clinton’un girdiği Kosova savaşında BM desteğinin şart olmadığını göstermiş oldu. Bush’un başlattığı Irak savaşıyla ise NATO desteğinin bile illa gerekli olmadığı ilan edilmiş oluyordu. “Dünya Polisi” olarak, ekonomik ve askeri lider olarak, Sovyetler’in çöküşünden sonra tek kalmış bir “süper güç “ olarak, kendi stratejik planlarına göre hareket edilebileceği, diğer devletlerin destek vermek zorunda kalacağı düşüncesiyle hareket ediliyordu.

Ancak Irak savaşında ABD’nin 51’inci eyaleti gibi hareket eden Britanya dışındaki devletler açısından durumun öyle olmadığı görüldü ve daha önce cesaret edilememiş ölçüde Amerikan liderliğinin reddedilmesine şahit olundu. ABD’nin kendi kararıyla Irak’ı işgal etmesi Fransa, Almanya ve Rusya arasında bir direniş bağı yarattı ve Çin de bu ülkelere destek verdi. Bu aniden ortaya çıkan jeopolitik yeniden dizilim Avrasya’da oluşabilecek ciddi bir güç blokunun tehdidini hissettirdi. Bu da ABD’nin işgalde yaşadığı güçlükler de ortaya çıkmaya başlayınca, aslında ABD’nin Avrasya’da askeri bir “köprübaşı tutma” girişimi de olan Irak işgalini iyice gerçekçiliğini yitiren bir proje haline getirmeye başladı. ABD’nin Vietnam’da olduğu gibi kendi gücünden çok daha küçük, önemsiz sayılabilecek bir askeri gücün karşısında karşılaştığı zorluklar, askeri gücünün kredibilitesini, “Dünya Polisi” imajını iyice zedelemeye başlamıştı.

DİRENİŞİN GÜCÜ

ABD Vietnam’da kendisinden çok daha küçük bir askeri güce sahip olan Vetnamlı direnişçilerin yürüttüğü gerilla savaşına karşı bir daha belleklerden temizlemeyi asla başaramadığı çok ağır bir yenilgi yaşamıştı. Vietnamlı savaşçılar çok kısıtlı olanaklarla, ama büyük bir direniş ruhuyla, yenilmez gibi görünen dev bir askeri gücü topraklarından kovmayı başarmışlardı. ABD’nin Irak’ta yaşadıkları bu yenilgiye çok benzese de, biraz daha detaylı bakıldığında aslında Irak işgalinin çok daha vahim bir yenilgi olduğunu görebiliriz. Vietnam’dan farklı olarak Irak’taki direnişçiler gerilla savaşında deneyimli değildiler.116 Daha çok bu pervasız saldırının silah başına ittiği farklı yaş ve kategorilerde askeri deneyimi olmayan insanlardı. Onları birleştiren ABD’nin yarattığı vahşete karşı yükselen direniş ruhuydu. Bununla birlikte ne Irak böyle bir savaş için elverişli bir doğal çevreye sahipti, ne de Vietnam’da olduğu gibi destek alınabilecek SSCB gibi bir süper güç vardı. Öte yandan ABD’nin askeri gücü ve kabiliyetleri de çok daha inanılmaz boyutlara ulaşmıştı. Vietnam yenilgisinden sonraki otuz yıl içerisinde ABD böyle bir travmayı tekrar yaşamamak için sürekli askeri gücünü yapılandırmakla uğraşmıştı. Askerliği profesyonel askerliğe çevirerek daha eğitimli askeri birlikler oluşturmuş, silah teknolojisini ise devasa yatırımlarla inanılmaz derecede geliştirmişti. Yani ABD askerî olarak düşmanına karşı Vietnam’da olduğundan çok daha büyük bir üstünlüğe sahipti. ABD’nin Irak’ta yaşayacağı felaketin sinyalleri aslında çok öncesinden verilmeye başlanmıştı, ama ABD bunu görmemekte ve savaşı büyük kayıplara rağmen sürdürmekte ısrarcı oldu.Örneğin:


İşgalden bir yıl sonra, Bush, generallerinin açıkça eleştirmesine karşın, “Irak’ta rotamızdan şaşmamalıyız” sloganını ortaya attı. Eski CENTCOM komutanı General Zinni “Rotamız” diyordu, “bizi Niagara Şelalesine doğru sürüklüyor.”

Deniz kuvvetlerinden bir subay ise 2005’te şöyle diyordu:  “Irak’ta ya ordumuz imha olacak şekilde kaybedebiliriz ya da basitçe kaybedebiliriz.”

Aralık 2006’da ise Dışişleri Bakanı Colin Powell:

“Ordunun aktif unsurları ruhça ve bedence zayıf düşme noktasında,” diyordu. Bush ise ABD’nin Irak’taki savaşı kazanmaktan uzak olduğunu ilk kez kabul ediyordu.

2006 Ekim ayında ise Bush Irak’taki durumun Vietnam’da Amerikan halkının savaş karşıtlığını artıran bir dönüm noktası olan Tet saldırısıyla karşılaştırılabilir nitelikte olduğunu itiraf ediyordu.
   

Sonuç olarak Vietnam sonrasında geçen 30 yıl içerisinde sağlanan bütün ilerleme ve askeri güç ikinci bir Vietnam yaşanmasına engel olamadı. Bağdat’a yapılan yıldırım saldırının başarısı ve Irak silahlı kuvvetlerinin hiçbir direniş göstermeden yenik düşmesine rağmen, sonradan gelişmeye başlayan asimetrik direnişin çığ gibi büyümesiyle 2003 yılının Haziran ayından itibaren ABD’nin kayıplarının hızla artmaya başlaması tabloyu tersine çevirmeye başladı. 2010 yılına gelindiğinde ABD’nin 4500 civarında kayıp vermiş olarak Irak’tan çekilmeye başlaması, üstü ne kadar işgal yılları boyunca örtülmeye çalışılsa da, ABD’nin yenilgisinin kapsamını tüm dünyanın gözleri önüne sermiş oldu. Dünya tarihinde bir kez daha bir avuç direnşçi olarak görülen inanmış insanların mücadelesi dev bir askeri makineyi püskürtmeyi başardı.

WİKİLEAKS YA DA DÜNYANIN ERGENEKON DAVASI

Wikileaks Julian Assange isimli bir gazeteci tarafından yürütülen bir site. Son dönemde özellikle ABD’nin savaş suçlarıyla ilgili yayınladığı gizli belgelerle tüm dünyanın nefes nefese izlediği bir haber kaynağı oluşturdu. Bu gece ise Irak savaşıyla ilgili binlerce gizli belgenin yayınlanması heyecanla bekleniyor. ABD Assange’a tehditlerde bulunuyor, siteye saldırı düzenleniyor ve Assange zaten bir süredir dünya çapında aranıyor; fakat bu panik, çırpınmalar, önlemler nafile oluyor. Çünkü gerekli önlemler alınmış ve belgelerin bir kısmı alman Der Spiegel gibi uluslararası basın kuruluşları üzerinden sızmaya başlıyor. Ve saldırılar sonrası yeniden yayına giren Wikileaks sitesinden bütün belgelerin gece yarısı yayınlanacağı söyleniyor.
   

Julian Assange eski bir hacker. Bir çok önemli yazılım geliştirmiş ileri düzey bir bilgisayar uzmanı. Kapitalizmin nimetlerinden, teknolojik ilerlemeden iyi faydalanmış ve şimdi bildiklerini ona karşı kullanan bir gazeteci. Teknolojinin ve iletişim araçlarının ilerlemesi kapitalist sistem açısından böyle zorlukları da beraberinde getiriyor. Dünyanın en hegemonik askeri gücü tarafından hiç bir baskı usulüyle engellenemeyen bir yayın kuruluşu ortaya çıkabiliyor: bir hacker-gazetecinin web sitesi. Bazen teknoloji ezilenler lehine de bazı açıklar ve olanaklar oluşturabiliyor. Ve Türkiye’de Ergenekon davasında ortaya çıkan belgeler, itiraflar, devlet suçları gibi başta ABD olmak üzere dünya çapında devlet lerin işlediği suçlar ortaya dökülebiliyor.
 

Türkiye’de özellikle 90’larda Fırat’ın ötesinde yaşananlar açığa çıkmaya devam ederken, şimdi Afganistan ve Irak’ın Fırat’larının ötesinde yaşananlar ortaya çıkmaya başlıyor. Vietnam örneğini inceledikten sonra ABD’nin ufacık bir siteden, 4-5 kişilik ekibi olan bir tane gazeteciden niye bu kadar korktuğunu anlamak daha kolay. Şu anda bir yandan füze kalkanı projeleri yapılırken, anlaşmalar imzalanırken, savaşla ve savaş tehdidi ile ilgili hafiften yeni kokular yayılmaya başlarken toplumun ne düşündüğü önem taşıyor. Vietnam’da geri çekilmenin en büyük sebeplerinden birisi Vietnamlıların büyük direnişiyse, diğeri de Amerikan halkında ve dünya çapında bir aşamadan sonra oluşan yaygın savaş karşıtlığıydı. O yüzden şu anda da savaşın ve devletlerin gerçek yüzüyle, kanlı elleri, kanlı tarihleriyle ilgili belgelerin ortaya çıkması, dünya halklarının fikirlerini ve emperyalistlerin projelerinin başarı düzeyini etkileyebiliyor.

Amerikan askerlerinin Irak’ta Ebu Garip cezaevinde ve Guantanamo üssünde esirlere uyguladıkları işkencelerin açığa çıkması ve son dönemde bu sitenin ardarda yayınladığı on binlerce raporla Afganistan’da yüzlerce sivilin ölümüyle sonuçlanan insanlık suçlarının ortaya çıkması bu savaşların gerçek yüzlerinin ABD ve dünya halkları tarafından daha da iyi görülmesini sağladı. ABD askerlerinin ve özel, paralı güvenlik güçlerinin uyguladığı metotlar, işkenceler, toplu katliamlar, kimi zaman kendi ifadeleriyle “sadece eğlenmek için” sivillere karşı işledikleri cinayetler günyüzüne çıkyor. Bu gelişmeler de onurlu halkların yarattığı ve yılmadan sonuna kadar sürdürdüğü direnişlerin haklılığını, meşruluğunu ve beraberinde getirdiği devasa umut ışığını tekrar tekrar büyütüyor.

SAVAŞ EKONOMİSİ VEYA 3. DEPARTMAN

    
Silahlanma için ayrılan bütçe ve oluşturulan sanayi kapitalistler tarafından sistemin çıkmaza girdiği bir noktada bir çıkış yolu, kurtarıcı bir çözüm olarak ele alınır. Özellikle 60’lı yıllardan sonra, başta ABD olmak üzere kapitalist devletler finansallaşmanın yanısıra savunma sanayiine inanılmaz bütçeler ayırarak, dev tesisler kurarak ve kıyasıya bir rekabete girerek sistemin tıkanıklığını çözme yolunda hareket ettiklerini düşünmeye başladılar. Ne var ki aynen finansallaşma yönündeki çözümlerinde söz konusu olduğu gibi, savaş ekonomisinin kurtarıcılık düzeyi de sabun köpüğünden ibaretti. Öncelikle tıkanıklık diye bahsettiğimiz şey neydi? Tabii ki Marks’ın çok öncesinden öngördüğü “kâr oranlarının düşme eğilimi”. Yani sistemin işleyiş mekanizmasından kaynaklı olarak bir süre sonra ne yapılırsa yapılsın artı-değer oranları ve dolayısıyla kârlar düşmeye başlıyor, bunun dip noktalarında ise kapitalizm krize giriyor, büyük bunalımlar yaşıyordu. Bu tıkanan sisteme baktığımızda ise Marks’ın tespitine göre iki departmandan oluşuyordu: birisi üretim araçlarını, yani fabrikalarda, üretimde kullanılan makinaları üreten departman, 1. departman; diğeri ise tüketim araçlarını, yani yediğimiz, içtiğimiz, giydiğimiz şeyleri üreten 2. departman. Marks’ın çözümlemelerinde ve örneklerinde gördüğümüz üzere bu iki departman arasında ve her birinin kendi içinde belli döngüler, farklı aşamaları olan çevrimler ve dengeler bulunuyor. Bu karşılıklı döngüler sonucunda ise en nihayetinde toplam bir artı-değer ve bunun sömürülmesi yoluyla kapitalistlerin elde ettiği bir kâr ortaya çıkyor. Derginin diğer bölümlerinde daha detaylı görebileceğiniz bu işleyin kötü yanı (kapitalistler açısından) hep yokuş aşağıya gidiyor olması ve ceplerine giren paranın gittikçe azalması. Çünkü bu döngü bir çok açıdan kendi kendini eriten bir döngü. 


Bu çaresiz gidişatla karşı karşıya olan kapitalizmin kendisine yeni çıkış yolları aramak dışında bir seçeneği kalmıyor. Nitekim özellikle 60’lardan sonra finansallaşma ve silahlanmaya yöneliyor. Yani bahsettiğimiz, doğrudan üretimle alakalı mekanizmanın sıkıntılı yönlerinden kaçmaya çalışıyor. Burada bu kaçışın silahlanmayla ilgili bölümü üzerinde duracağız. Bu durumu incelerken Marksın tanımladığı iki departman dışında bir 3. departmana ihtiyaç duyulmaktadır. Bu kavramı Ernest Mandel’den devralıyoruz. Daha öncesinde, 1901’de Mihail Tugan-Baranovsky tarafından kullanılmış olsa da, o zaman sadece lüks tüketim malları, yani zenginlerin normal üretim ilşkileri dışındaki lüks “ihtiyaçları” için kullanılmıştı. Mandel’den itibaren ise bu departmanı esas olarak silah sektörünü tanımlamak için kullanıyoruz.

SİLAH SATMAK VE SAVAŞMAK KRİZE ÇÖZÜM MÜ?

Peki makina üretimi ve tüketim malları üretimi sektörlerinde satışlar iyi gitmiyorsa, kârlar gün geçtikçe düşüyorsa ve kapitalistin kriz korkusu yüzünden canı çok sıkkınsa, neden yeni bir alan açılmasın ki? Mesela silah üretilse, bunun için fabrikalar kurulsa, işçiler çalışsa, istihdam da var yani, diğer ülkelere de gıcır gıcır silahlar milyon dolara satılsa… Hem de üretim için diğer sektörlerden vergi alınacak, bütün işverenler ve işçiler dahil… Müşteri de belli; silahları sipariş eden de, yani talebi yaratan da, satın alan da devlet olacak… Bu depresif ortamdan kurtulmak için güzel bir fikir değil mi aslında? Hem zaten savaş ve terör tehdidi de var, ortam var, korku var, olmazsa da kendimiz yaratabiliyoruz…

Kapitalizm için gerçekten 3. departman bir çözüm yolu gibi görünüyor ilk etapta. Ve aynen finansallaşma da olduğu gibi kısa bir dönem için bir fonksiyon görerek ufak bir rahatlama yaratırmış gibi olabiliyor. Fakat burada önemli olan gerçek anlamda “kâr oranlarının düşme eğilimini” frenlemeye yarayıp yaramadığı, krize götüren kısır döngüden çıkarıp çıkarmadığı. Bu açıdan baktığımızda ise sadece kısa bir süreliğine bu çöküşü yavaşlatıyor olduğunu, ama o yavaşlatmada birikenlerle birlikte daha güçlü patlamalarla krizlerin yine sürekliliğini koruduğunu görüyoruz. Aslında uçurumdan düşüş süreci durmuyor, sadece bir anlığına tutunacak zayıf bir dal bulunmuş olunuyor.

Silah sektörünün bir çözüm oluşturabilmesi için iki seçenek vardır: bu sektör ya toplumsal olarak ortalama organik sermaye bileşimini düşürmelidir ya da toplumsal olarak ortalama artı-değer oranını yükseltmelidir. Bu iki yol dışında sistemin kar oranlarının düşmesini durdurması mümkün değildir.

Birinci seçeneğe bakarsak:


İlk iki departmanın tıkanmasına ve kârların düşmesine neden olan başlıca etmen sermayenin organik bileşiminin artmasıdır. Teknoloji ilerlemektedir, makinalar pahalılaşmaktadır ve artık “ancak helikopterle gösterilebilen” dev tesisler gerekmektedir.

Üretim için gereken bu “değişmeyen sermaye” payının gittikçe artmasıyla kârlar da gittikçe düşer. Şimdi bu düşüşü engellemek için silah sanayinin başarılı olmasının bir yolu çok düşük bir organik bileşime, yani ucuz teknik altyapıya sahip olup, diğer sektörlerin bileşimiyle ortalaması alındığında toplam organik bileşimin ortalama rakamını düşürmesidir. Bu seçeneği düşündüğümüzde gerçekçi olmadığını anlamak an meselesidir. Silah sanayii diğer sektörlerden daha az teknik altyapı gerektirmek, daha az maliyetli olmak bir yana, en çok teknolojinin kullanıldığı, teknik ilerlemedeki rekabetin had safhada olduğu bir sektördür. Ortalamayı düşürmek bir yana olsa olsa yükseltmesi söz konusu olabilir. 


O İkinci seçeneğe baktığımızda ise:

Silah sektörü çok yüksek bir artı-değer oranına sahipse kâr oranlarının düşmesini engelleyebilir. Yani bu defa diğer sektörlerden çok daha yüksek bir orana sahip olup “toplumsal ortalama artı-değer oranını” düşürmesi söz konusu olmalıdır. Bunun mümkün olması için ise burda çalışan işçilerin emek-gücüne değerinin çok altında ücret ödenmesi gerekir. Yine, “normal” kapitalist koşullarda böyle bir fark olanaksızdır. Bu ancak istisnai bir durumda geçerlidir: yani, Hitler’in savaş ekonomisinin nihai evresinde olduğu gibi, Departman III’teki üretimin “özgür” işçiler tarafından değil de köle emeği (her türden tutuklular) tarafından gerçekleştirilmesi durumunda.

Bu ikinci seçeneğinde büyük savaşlar, Nazi Almanyası gibi işçi sınıfının inanılmaz derecede bastırıldığı, kamplarda Yahudilerin köle düzeniyle çalıştırıldığı durumlar dışında çok olanaklı olmadığını, artı-değer sömürüsünün çok olağanüstü koşullar dışında belli bir seviyenin üstünde arttırılamayacağını, bunun tarihsel ve sınıfsal dengelere bağlı olduğunu görüyoruz.

Ayrıca bu ikinci seçeneğin burada detayına girmeye gerek olmayan farklı versiyonlarıda hesaba katılabilir. Özetle söylemek gerekirse 3. departmanın 1. ve 2. departmanda yer alan hem işçilerin hem de sermaye sahiplerinin ödediği vergilerden finanse edildiğini göz önünde bulundurursak, buradaki sektörler arası alış-veriş durumlarının hesaplamaları sonucunda sanki artı-değer oranında bir artış sağlanmış gibi bir izlenim ortaya çıkabilir. Fakat aslında toplam sistemin işleyişi açısından söz konusu olan aynı miktarda parayı bir cebinden alıp diğer cebine koymak gibi bir şeydir.

Sonuç olarak silahlanmanın sadece kapitalizmin valorizasyon sorununa bir miktar çözüm olduğunu söyleyebiliriz. Yani atıl sermaye veya fazla sermaye diye tanımlanan, yatırıma dönüştürülemeyen sermayeyi kullanmak için alan açarak tekrar değer kazanmasına yardımcı olur. Bu da sadece geçici bir etkidir. Kapitalizmin aynen finansallaşmaya, spekülasyona delice tutunmasının bir işe yaramadığı gibi silah sektörünü en büyük sektörlerden biri haline getirmesi de işe yaramamıştır. Üstelik:

Bir bunalım biçiminde bir patlama tehlikesinin yerini savaş biçiminde bir patlama tehlikesi alır.

SON GÖNDERİ