“Filozoflar şimdiye kadar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumladılar, oysa asıl olan dünyayı değiştirmektir.” Marksizmin ustaları bu sözlerle devrimci değişimi, bazen yorumlamanın önüne koydular.

Oysa bugün değiştirme gayretleri bir yana, dünyayı yorumlamanın hakkı yeterince verilmiyor. Dünyayı yorumlamadan yani “devrimci teori olmadan, devrimci pratik olmaz.”

Marks ve Lenin düşüncesinin parlayan kılıcı, yaşanan teorik düğümleri bir kez daha kesip atmalıdır. Bir kez daha sınıf savaşımının yolunu, aklın ışığı aydınlatacak.

Daima diyoruz.

Bilmenin ve uygulamanın, öğrenmenin ve mücadele etmenin daima süreceğini ilan ediyoruz.

İlk sayısını 2011 yılında basılı formda yayınladığımız Daima dergisini yeni iletişim koşullarına uyarladık.

Web sitemizde ve sosyal medya hesaplarımızda önceki iki sayımızda yayımladığımız yazılarımıza ulaşabilirsiniz. Onlar hala güncelliğini koruyor. İlk sayımızda krizi incelemiştik. İkinci sayımızda ise seçimleri ele aldık.

Bundan sonra yolumuza dosyalar hazırlayarak devam etmeyeceğiz. Hızla gelişen olayları Marksizmin ve Leninizmin ışığı altında sıcağı sıcağına yorumlayacağız.

Hem kuramsal boşluğu dolduracağız hem de yeni Marksist Leninist kuşakların yetiştirilmesine katkı sunacağız.

Teorinin grisini yaşamın yeşiliyle buluşturmak dileğiyle…

Daima Dergisi Yazı Kurulu

Gezi Direnişi

Anında Politik Müdahale

,
3 Mayıs 2013

Bu yazı 19 Aralık 2013 tarihinde Yarın Haber’de yayımlanmıştır.

Her şey bütün açıklığıyla önümüzde.

Ebru Gündeş’in kocası Reza Zarrab eşine bir milyon liralık hediye almış.

Sizi bakan çocuklarının evlerinde, kasalarında yakalanan birkaç milyon lira yanıltmasın. Bu paralar bu yolsuzluğa bulanmış kişiler için hediye ya da çerez parası. Gerçeğin çok azını görüyoruz. Bir milyona hediye alabilen, kaç yüz milyona el koymuştur bir düşününüz.

Reklam panosunun camı kırıldığında “kamu malına zarar verildi” diye figan edenlerin, deveyi nasıl havutuyla yuttuğunu öğreniyoruz.

Demek ki kamu malına zarar verenler başkalarıymış.

Bunun lamı cimi yok.

Gel gör ki bazı anlaşmazlık noktaları yine solun karşısında.

*

“Bu durum egemen bloklar arasında bir tepişmedir, yesinler birbirlerini” diyen bir yaklaşım var. Onlara göre olup bitenleri uzaktan izlememiz makuldür.

Peki bu kadar pislik açığa çıkmışken neden bunun sorumlularını istifaya davet etmiyoruz?

Bu bizi cemaatten yana mı yapar? Bunun cevabı hayırdır elbette ki. Sol ortaya çıkan toplumsal meseleleri analiz edip bir tutum ortaya koyar. Bu tutumun niteliğini belirleyen ölçü, o toplumsal mesele üzerine yürütülen tartışmanın haklılığı, doğruluğu ve yerindeliği olabilir. Solun aldığı tutumun, kimin tutumuna benzediğine bakılarak sonuç çıkarılamaz.

Lenin Rusya’ya gitmek isterken, Almanya da Lenin’in Rusya’ya gitmesini isteyebilir. Bu bir kusur değildir. Eğer Lenin Rusya’da doğru şeyler yapmışsa yerilecek değil övülecek bir iş yapmış demektir.

Niye bunları anlatıyorum?

Böyle söyleyenler var da ondan.

Bunun şöyle bir versiyonu da var: “Bu pisliği devrim temizler.”

Sen sağ ben selamet. Artık on bin metreye yükseldik, kemerlerinizi açıp arkanıza yaslanabilirsiniz. Türkiye Cumhuriyeti insanının olmak budur işte. Bekleyip güzel günler göreceğini zanneder.

Hep bekler.

Başkasından bekler.

Zamandan bir şeyler bekler.

Oysa ki her şeyin ilacı zaman değildir.

Her şeyin ilacı zaman içinde çırpınmaktır. Yaslandığın yerden kalkıp mücadele etmektir.

Her şeyin ilacı devrimci, güncel, somut siyasettir.

Siyaset bugünün, bu haftanın, bu ayın ve bu senenin içinde yapılmıyorsa; o siyaset yok demektir.

Bu pisliği halkın anında politik müdahalesi temizleyebilir ancak.

Belirsiz gelecekte yapılacak bir siyasetten söz edilerek, bugünün siyasetinden geri durmanın bahanesi yaratılamaz.

Mevcut sol bugün genel olarak böyle yapmaktadır.

O nedenle 12 Eylül yenilgisinin yarattığı siyasetten uzak durma davranışını üzerinden atabilmiş değil. Siyasetten uzaklaşmış sol, savunma psikolojisiyle en kenarda kalan şeylere sarılıyor. Kendi kuytusunda yaşamaya çalışıyor.

Siyaset yok, onun yerine sözüm ona bilgilendirme-bilinçlendirme çabası var.

Şehrin tam kalbindeki Gezi direnişi bilmeceyi çözmüş olmasına rağmen yerellerden şehirlere stratejisi hala iltifat görüyor.

Sol güçleri birleştirip merkezileştirip tek yumruk olarak siyasete sokmak yerine, güçlerin birbiriyle ittifak etmesini önemsemeyen bir anlayış sürüyor.

Ülkedeki ana ve güncel meselelere dair anında politika geliştirmeye kendini aday görmeyip hep bir parçaya ait sabit, kimliksel, kültürel konular ele alınmaya çalışılıyor.

İstanbul Belediye Başkanı olarak kimi ve hangi ilkelerle aday göstereceğimiz konusunda kimse kılını dahi kıpırdatmıyor ama muhtarlıklara çok önem vermemiz gerektiği konusunda bütün sol hem fikir.

Fakire sormuşlar “Çok paran olsa ne istersin?” diye. “Soğanın cücüğünü” demiş.

*

“Filler tepişirken çimenler ezilebilir” deniyor. Hakim sınıfların herhangi bir iç çelişkisi ve çatışması esnasında bu değerlendirmeyi yapmayan kalmıyor neredeyse.

Bununla birlikte inanılmaz bir genel kabul ve saygı görüyor bu açıklama.

Kim bu çimen diye bahsedilenler?

İşçiler mi, emekçiler mi, köylüler mi, kadınlar mı, gençler mi, esnaf mı, aydınlar mı?

Türkler mi, Kürtler mi, Lazlar mı, Sünniler mi, Aleviler mi, Hristiyanlar mı?

Halk mı, ezilen sınıflar mı, toplum mu?

Bir avuç sömürücü dışındaki herkes mi?

Kim?

Şunu açık açık ve bağırarak söylemek istiyorum.

Sizin o çimenler diye bahsetmeye kalkıştıklarınız çimen değil büyük insanlıktır.

Hakim sınıflar arasında herhangi bir tepişme-çelişme varsa biliniz ki büyük insanlık da kendi hakları ve geleceği için o çelişkinin arasına kendi kama gibi siyasetini sokar. Büyük insanlık da yumruğunu-tekmesini atar. Hatta Ekim Devrimi’nde olduğu gibi son ve ölümcül darbesini vurabilir.

Büyük insanlık mağdur değil mücadelecidir.

O nedenle bir çimene benzetilemez.

Büyük insanlığı bir çimene benzetmek ona hakarettir.

Asıl o fil sanılan ve korkulan hakim sınıfların kendisi, kartondan fillerdir. Sol, düşmanı olduğundan büyük ve güçlü görmeyi bırakamıyor. Oligarşinin zar zor tutturduğu suni dengeyi, ebedi dünya düzeni sanıyor.

Gezi Direnişi kimin deve kimin cüce olduğunu gösterdi.

Bu koşullarda.

Filler tepişirken insanlar ormanın öbür ucuna kaçması mantıklı değil.

İnsanlar filler tepişirken filleri ormandan uzaklaştırmanın fırsatlarını yakalayabilirler.

Uzaklaştırabilirler ya da tamamen kovabilirler bu insanların performansına kalmış bir şey.

Sol mağdur siyaseti yapmaya o kadar alışmış durumda ki filler tepişmek üzere harekete geçtiğinde bile mağdur olabilirim diye feryada başlıyor. Fil file vurmuşsa, düzen karışıklık yaşamaya başlamışsa biz niye rahatsız oluyoruz ki?

Fil file asla vurmasın mı diyeceğiz?

Fillerin kardeşliğini mi savunacağız?

Diyelim ki fil file vurdu, düzen bozuldu. Beraberlik içinde bizi yöneten fillerin, bizi eskisi gibi yönetemediği kriz koşullarında halk kendi yolunu çizemez mi?

Fillerin kovulduğu başka bir dünya, başka bir orman mümkün olamaz mı?

Fillerle, aslanlarla ve yılanlarla savaşmadan ormanda nasıl tutunacağız?

Yer demir gök bakır mı?

Mağdur hep mağdur mu olacak yani?

*

Düzenin yaşadığı kriz ve onun zayıf halkası hedef alınmadan mücadele edilemez.

Mahir Çayan o nedenle bunalımları inceledi ve dönemlere ayırdı. Fillerin birbirlerini zayıflattığı son süreci üçüncü bunalım dönemi olarak tahlil etti ve devrimcilerin hedef tahtasına onu koydu.

Mahir, üçüncü bunalım döneminin tepişmesi bizi ezer diye kaygılanmadı.

Bunalımın dinmesini bekleyelim demedi.

Bunalıma seyirci kalalım da demedi.

O bunalımı derinleştirmek üzere savaşmaktan yanaydı.

Tepişmenin kirliliğinden rahatsız olup uzak duran temiz insanlar olarak bir gün gelip de hükmen galip sayılmayacağız.

Tepişmenin yarattığı gerilimlerden mağdur olmamak için geriye çekilmeye çalışan insanlar, mağdur olmaktan kurtulamazlar. İnsanlar fillerin tepişmesi sürecinde filleri geriletmek üzere hiçbir sonuç elde edemezlerse, işte asıl o zaman yandık demektir.

Fillerin tepişmesinden galip çıkan fil grubu tam, rakipsiz ve sorunsuz bir nizam sağlayacak demektir. Bu eskisinden de beter bir ezilmek anlamına da gelebilir.

Ne birinci filin yaptığına, ne ikinci filin yaptığına ne de bütün fillerin yaptığına bir şey diyemeyecek olanlar zaten hiçbir zaman hiçbir şey diyemez.

Sonuç olarak kendinizi ormana ve bu dünyaya faydalı bir insan olarak görüyorsanız, bir gün tepişmek zorunda kalacağınız güç, o galip gelen fildir. Hatta daha kötüsü, sizin tehlike yarattığınız bir aşamada kendi arasında tepişmeyi bırakıp birleşen ve sizi tepmeye hazırlanan bütün fillerdir.

Birleşen filler yerine tepişen filler iyidir.

Filler tepişirken bekleşilmez.

Harekete geçilir.

Bekleye bekleye hükmen galip gelinmesi imkansızdır ama hükmen mağlup olunabilir.

*

ABD de AKP’nin geriletilmesini istemekteymiş.

Evet isteyebilir.

İtin ayağı değdi diye deniz mundar olmaz.

Birinci Dünya Savaşı’nda emperyalist Almanya, Rusya’daki Geçici Hükümet’i geriletmek istiyordu.

Bolşevikler de istiyordu.

ABD Büyükelçisi Ricciardone, Gezi Direnişi esnasında Mustafa Kemal’den şu alıntıyı yaptı:

“Fikir cereyanları, cebir ve şiddet ve kuvvetle reddedilemez. Bilakis, takviye edilir. Buna karşı en müessir çare, gelen fikir cereyanına mukabil fikir cereyanı vermek, fikre fikirle mukabele etmektir.”

Bu durumda Ricciardone Kemalist, eylem yapan solcular ABD müttefiki, AKP de antiemperyalist bir nitelik edinmiş sayılmaz.

Darı unundan baklava, incir ağacından oklava olmaz.

*

O halde.

Yolsuzluk yapmak, memleketi soyup soğana çevirmek suçtur.

Bunu AKP mi yaptı, cemaat mi yaptı, ergenekon mu yaptı, diye bakamayız.

Böyle bir suç ortaya çıkarsa sol olarak bunun üstüne gitmeliyiz.

Düzenin ipliğini pazara çıkarmalıyız.

Bu düzen değişmeli, demeliyiz.

Solun güçlerini başta Forumlar olmak üzere, mümkün bütün zeminlerde birleştirip, hükümetin istifa etmesi talebiyle mücadeleyi yükseltmeliyiz.

SON GÖNDERİ