“Filozoflar şimdiye kadar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumladılar, oysa asıl olan dünyayı değiştirmektir.” Marksizmin ustaları bu sözlerle devrimci değişimi, bazen yorumlamanın önüne koydular.

Oysa bugün değiştirme gayretleri bir yana, dünyayı yorumlamanın hakkı yeterince verilmiyor. Dünyayı yorumlamadan yani “devrimci teori olmadan, devrimci pratik olmaz.”

Marks ve Lenin düşüncesinin parlayan kılıcı, yaşanan teorik düğümleri bir kez daha kesip atmalıdır. Bir kez daha sınıf savaşımının yolunu, aklın ışığı aydınlatacak.

Daima diyoruz.

Bilmenin ve uygulamanın, öğrenmenin ve mücadele etmenin daima süreceğini ilan ediyoruz.

İlk sayısını 2011 yılında basılı formda yayınladığımız Daima dergisini yeni iletişim koşullarına uyarladık.

Web sitemizde ve sosyal medya hesaplarımızda önceki iki sayımızda yayımladığımız yazılarımıza ulaşabilirsiniz. Onlar hala güncelliğini koruyor. İlk sayımızda krizi incelemiştik. İkinci sayımızda ise seçimleri ele aldık.

Bundan sonra yolumuza dosyalar hazırlayarak devam etmeyeceğiz. Hızla gelişen olayları Marksizmin ve Leninizmin ışığı altında sıcağı sıcağına yorumlayacağız.

Hem kuramsal boşluğu dolduracağız hem de yeni Marksist Leninist kuşakların yetiştirilmesine katkı sunacağız.

Teorinin grisini yaşamın yeşiliyle buluşturmak dileğiyle…

Daima Dergisi Yazı Kurulu

Gezi Direnişi

“Ama” AKP

,
26 Mayıs 2013

Bu yazı 14 Haziran 2013 tarihinde Yarın Haber’de yayımlanmıştır.

AKP hükümeti, halkına zulmeden Ortadoğu liderlerine akıl verdi senelerce.

Kuzey Afrika’da, Ortadoğu’da, Avrupa’da olan ayaklanmaların, kendi başına gelmeyeceğinden o kadar emindi. Hep “ben yaparım olur” dedi. Eğitimden adalete, heykelden kürtaja, her konuda cebinden paket çıkardı, yasak çıkardı. Halkına karşı, tabir-i caiz ise “ağzına geldiği gibi” konuştu.

Böyle kendinden büyülenmiş, aslına bakarsanız gerçeklikten kopmuş doludizgin giderken, sonunda gerçeklik duvarına çarptı: Gezi ruhu.

Gezi direnişi AKP için, gerçekliğe somut bir çağrıydı aslında. Direniş, katı bir gerçeklikti ama bir “ruh” ile vücut buluyordu.

Yani Gezi; hem maddi gerçeğin bir sonucunu söylüyordu: “senin siyasetini beğenmiyorum”; hem de bunu manevi dünyanın bütün moral değerlerini kuşanarak yapıyordu.

Bu, her zaman ruhaniliğe sığınan AKP’yi hepten çileden çıkardı.

Manevi olarak yara alıp, moral değerleri bu “çapulculara” kaptırınca, bütün değerlerini kaybetmiş, tam bir ayarsızlıkla konuşuyor şimdi.

AKP’nin sözcüklerle de başı dertte.

Mesela “ama” istemiyor. Elinden gelse yasaklayacak. Şu ya da bu nedenle halk için hayırlı bir iş yaptığı her durumda genelde madalyonun öbür yüzünden hayırsız bir iş çıkıyor. Ama halkın bunu görmesi, dile getirmesi yasak.

Geçen hafta “Ergenekon’da ama demeyin” diyorlardı, bu hafta tribünlere yasak getirmeye çalışan Spor Bakanı “bakan iyi niyetli ama demeyin, iyi niyeti görün” diyor.

Niye?

Biz neden “bana güvenmiyor musun?” a güvenelim? AKP’ye güven konusunda 10 yıl boyunca yeterince öğrenmedik mi?

Siyaset ayrı futbol ayrıymış ama!

Gayet siyasi belediye başkanları, kulüp başkanlıkları yapıyor da, tribünler neden siyaset yapamazmış?

Yukarıdakilere helal, aşağıdakilere haram mı siyaset? O tribünleri dolduran halkın aklı, fikri, beyni yok mu?

12 Eylül’den beri toplumu siyasetten uzak tutmanın yolu sandılar futbolu. Yanıldılar. Bilimsel olarak bir şeyi ne kadar bastırırsanız, bastırılmaz olan geri döner, kendini ortaya koyar işte.

*

Peki, AKP’nin başına bunlar niye geliyor? Çünkü AKP’nin duyunca kendini kaybettiği başka sihirli sözcükler var: “ihale”, “rant”, “AVM”, “inşaat” ve devamını siz ekleyin.

Gözler kamaşıyor, her şey unutuluyor, tamah ediliyor, maneviyat kalmıyor tabi.

İşte Bolu’da, kadın kardeşlerimizin yaşadığı cehennemden kaçıp, gizliliğine güvenerek sığındığı evin adresi açıkça gazetede yayınlandı. Devletin sığınma evinin adresi, kanun yasakladığı halde hangi süreçte açık edildi peki? Yemek ihalesinde oldu bu rezalet. Yiyeceği yemek boğazında kaldı kadınların.

Bu basitçe bir memurun hatası mı sizce?

Kadınların hayatına değil, ranta önem vermenin bir doğal sonucu mu yoksa?

SON GÖNDERİ