“Filozoflar şimdiye kadar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumladılar, oysa asıl olan dünyayı değiştirmektir.” Marksizmin ustaları bu sözlerle devrimci değişimi, bazen yorumlamanın önüne koydular.

Oysa bugün değiştirme gayretleri bir yana, dünyayı yorumlamanın hakkı yeterince verilmiyor. Dünyayı yorumlamadan yani “devrimci teori olmadan, devrimci pratik olmaz.”

Marks ve Lenin düşüncesinin parlayan kılıcı, yaşanan teorik düğümleri bir kez daha kesip atmalıdır. Bir kez daha sınıf savaşımının yolunu, aklın ışığı aydınlatacak.

Daima diyoruz.

Bilmenin ve uygulamanın, öğrenmenin ve mücadele etmenin daima süreceğini ilan ediyoruz.

İlk sayısını 2011 yılında basılı formda yayınladığımız Daima dergisini yeni iletişim koşullarına uyarladık.

Web sitemizde ve sosyal medya hesaplarımızda önceki iki sayımızda yayımladığımız yazılarımıza ulaşabilirsiniz. Onlar hala güncelliğini koruyor. İlk sayımızda krizi incelemiştik. İkinci sayımızda ise seçimleri ele aldık.

Bundan sonra yolumuza dosyalar hazırlayarak devam etmeyeceğiz. Hızla gelişen olayları Marksizmin ve Leninizmin ışığı altında sıcağı sıcağına yorumlayacağız.

Hem kuramsal boşluğu dolduracağız hem de yeni Marksist Leninist kuşakların yetiştirilmesine katkı sunacağız.

Teorinin grisini yaşamın yeşiliyle buluşturmak dileğiyle…

Daima Dergisi Yazı Kurulu

Seçimler

Çoğulcu ve Demokratik Seçimlere Doğru

,
15 Ağustos 2015

Türkiye’nin hangi tarihte nasıl bir seçim sürecinden geçtiğini kritik olaylara ve seçimlere mercek tutarak anlamaya çalışacağız. Bunu sıcağı sıcağına 2015 genel seçimlerinden pek çok çarpıcı sonuç ile çıkmışken, AKP diktatörlüğünün erken seçim merakını durdurarak ve sonuna kadar geriletilmesi bir ihtiyaçken, Türkiye’nin geleceğini tayin etmekte önemli bir tercih olarak dururken ele alıyor olacağız.


Dönüp hangi tarihsel sürece bakarsak bakalım şu net; halklar seçime katılmaya seçimde konjonktüre uygun olarak tavrını koymanın çabasına düşmüştür. Bu tarihi temel seçim süreçlerinde halklarımızı anlamamız, demokrasinin ilelebet yerleşebilmesini sağlamamız için bize imkan veriyor.


Sol kesimde seçimlerle ilgilenmeme lüksünü kendinde bularak kılıf arayanların rahatlığını bozmak için ana argümanları bir kez daha ayağa dikiyor. Solun mücadeleyi merkezi siyaset konusunu kapatarak kültürel iklim yaratma eğilimi ilelebet mahkum edilmelidir.


Seçim süreçlerinde muhalefet her seferinde canlanan bu sürecin bel kemiği olmayı bir şekilde başarmak zorundadır. Toplumun yıllara dayanan ekonomik gelişmeler, baskı, savaş, konjonktür, olaylar, tartışmalar, gelişmeler üzerine karar verip sandığa gitme tutumunu anlamak ve bu doğrultuda bir mücadele hattı çizmek gerçek bir sokak siyasetinin önünü açacaktır. Diğer sokak değerlendirmeleri laf-ı güzaftır.

HALKLARIN OY TAVRINI ANLAMAK VE DERSLER ÇIKARMAK

Türkiye’de seçim sistemi genel olarak çoğunluk görüşüne uygun olarak düzenlenmiş. Azınlıktaki görüşlerin, sistemi eleştiren görüşlerin büyümesi engellenmek istenmiş, hep bunun üzerine seçim sistemi kurgusu yapılmıştır. Yasak, baskı, şiddet, darbeler süreci toplumun ilerlemesinin önüne set çekmiştir.

Çoğunluk sistemleri Osmanlı’dan bugüne kadar evrilmiş ve bugünkü garabet seçim sistemine varmıştır. Fakat en eleştirdiğimiz seçim sistemi bile seçim olmayan sistemden her zaman daha iyi olmuştur. Bu nedenle padişahlıkla yönetilen Osmanlı’da seçim süreçlerinin tam anlamıyla İkinci Meşrutiyet ile kazanılması bir devrim niteliğinde ele alınabilir. Seçim sistemlerinin uygulanma biçimi Türkiye’de halkın karar verme süreçlerini etkileyecek şekilde yerleşiklik, alışkanlık yaratmıştır. Toplum oy verdiği kesimi ki bu genelde sağ siyaset olmuştur yerleşik oy alışkanlıklarını bırakmamak yönünde olmuştur. Sovyetler Birliği’nin dağılması, komünizm düşmanlığı ve darbeler solun toplumu ikna etmesinin önünde hep bariyer olmuştur. Bugün sağ siyasetin oy oranının ne olursa olsun yüksek olmasının tarihsel nedenleri bu gerçeklere dayanmaktadır.

Yine de şunu ekleyelim çok büyük çelişkilerin yaşandığı, çalkantıların yaşandığı süreçlerde halk alacağı tutumu almıştır. Tek partili dönemden sonra Adnan Menderes’in Partisi Demokrat Parti’nin oy patlaması, Refah Partisi’nin kapatılmasından sonra AKP’nin iktidara gelmesi de örnek olarak verilebilir.

Gezi Direnişi’nden sonra da yerleşik eğilimlerin değişerek yerel seçimlerde büyük şehirlerdeki oy oranlarında CHP’ye yönelme olmuştur, Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlerde de barajı yıkmak üzere HDP’nin seçim çalışması ile sola doğru toplu bir oy kayması olmuştur.

Gezi Direnişi’nde yer yerinden oynamıştı seçimlerdeki oy düzeninde de somut bir şekilde yerinden oynadığını görmüş olduk.

ÇOĞULCU VE DEMOKRATİK SEÇİM SİSTEMİ TEMEL İHTİYACIMIZ

Literatürde genel olarak seçim sistemleri çoğunluk ve nispi temsil sistemi olarak ayrılıyor. Bu genel ayrımda biz nispi temsil sisteminden yanayız. Bu sistem de baraj olmadığı sürece oylar boşa gitmemektedir. Zaten Türkiye’de ilk ve tek örnek 60’lı yıllardaki sosyalistlerin partisi TİP’i meclise sokan milli bakiye sistemi de nispi temsil sistemine dahildir.

Çoğunluk sisteminde çoğunluğu sağlayacak adaya verilen oylar dikkate alınıyor, milletvekilinin seçilmesini sağlıyor diğer oylar boşa gidiyor. Örneğin bir bölgede 4 milletvekili seçilecek birinci parti 4000 ikinci parti 2500 üçüncü parti 1000 oy almış olsun 4 milletvekiliğini de 4000 oy alan parti alır. Küçük partilerin kazanma olanağı neredeyse hiç yoktur. 1946, 1950, 1954, 1957 seçimlerinde bu seçim sistemi uygulandı. 1946 yılına kadar halkın önüne tek liste koyulmuş 7 seçim yapılmış seçmen Cumhuriyet Halk Fırkası/Partisi mecburen seçmek zorunda kalmıştır. Nispi Temsil Sisteminde her şeyden önce bir seçim bölgesinde yer alan oy sayısının, o seçim bölgesinin çıkaracağı milletvekili sayısına bölünmesidir. Elde edilen sayıya çevre seçim sayısı denir. Sonra partilerin topladıkları oylar, çevre seçim sayısına bölünür. Ortaya çıkan sonuç o partinin kazanan milletvekili sayısıdır. Nispi temsil sisteminin 1961’den sonra iki farklı yöntemi uygulanmış; D’Hondt Seçim Sistemi ve Milli Bakiye sistemi. Bugün uygulanmakta olan %10 barajlı D’hondt sistemidir. Belçikalı hukukçu D’Hondt tarafından 1878 de tasarlandığı için bu ismi taşımaktadır.

%10 barajının altında kalanlar hesaplama dışında kalır. Barajı geçenler alt alta yazılır. Bir seçim çevresinde her partinin aldığı oy toplamı sırasıyla 1,2,3,4.. bölünür ve o seçim çevrsinin çıkaracağı milletvekili sayısına ulaşıncaya kadar bu işleme devam edilir. Elde edilen paylar, parti farkı gözetmeksizin büyükten küçüğe doğru sıralanır. Milletvekilleri bu sıralamaya göre partilere tahsis edilir.   

Örnek: 7 milletvekili çıkaracak seçim bölgesinde A partisi 60000, B Partisi 25000, C Partisi 14000 oy alsın. A Partisi’ne 1. olduğu için bir milletvekili verilir. A Partisi’nin oyu 2’ye bölünür. A Partisi’nin oyu hala en çok olduğu için A Partisi’nin oyu bu sefer 3’e bölünür.(60000/3=20000) Bu işlemden sonra en çok oy B Partisi’nde olduğu için B’ye bir milletvekili verilir ve oyu 2’ye bölünür. (25000/2=12500) Kalan sayılar arasında en büyük A olduğu için bir milletvekili daha verilir ve A’nın oyu bu defa 4’e bölünür. (60000/4=15000) Ortaya çıkan sayılar arasında en büyük oy yine A’nın oyu olduğundan yine bir milletvekili verilir ve bu kez de oyları 5’e bölünür (60000/5=12000). Bu işlemden sonra en büyük oy C’ye aittir ve C’nin hanesine 1 milletvekili eklenir; C’nin oyları 2’ye bölünür (14000/2=7000). Bu 7. ve son işlem sonucunda en büyük sayı B’ye ait olduğu için son milletvekilliğini B Partisi alır. Sonuç olarak; bu bölgeden A Partisi 4, B Partisi 2, C Partisi de 1 milletvekili çıkarır.

1965 genel seçimine doğru gidilirken seçim yasalarında değişiklik yapılmıştı. Cumhuriyet Senatosu (1961-1980 yılları arasında çift meclisli sistem vardı Senato ve Meclis) ve Millet Meclisi seçimlerini birlikte ilgilendiren bu değişiklikle elde edilen milletvekilliği sayısının hesaplanması yöntemi farklılaştırılarak Milli Bakiye yöntemi kabul edilmişti. Sadece Adalet Partisi bu değişikliğe ısrarla karşı çıkmış diğer partiler desteklemiş. Birleşik oy pusulasının kullanılması esası da yeni yasa ile hükme bağlanmıştı. Milli Bakiye sisteminde önce her ilde kullanılan oy o ilin seçilecek milletvekili sayısına bölünür. Partiler çıkan sayı kadar milletvekili kazanır (Örneğin bu sayı 25 binse, 50 bin oyu olan parti iki milletvekili çıkarır). İlk turda dağıtılamayan milletvekillikleri ile partilerin artık oyları (yani dağıtımda kullanılamayan oyları) ise bir sonraki aşama için iki ayrı havuzda toplanır. Hesaplamanın ikinci aşamasında toplam ‘artık oy’ toplam dağıtılamamış sandalye adedine bölünecek ve bir ulusal seçim sayısına ulaşılır. Bir parti, artık oylarında bu sayıdan ne kadar varsa o kadar sandalye kazanılır. Mesela ulusal seçim sayısı 50 binse, 200 bin artık oyu bulunan parti 4 milletvekilliği elde edecekti.

10 Ekim 1965 de yapılan milletvekilliği seçimlerinde altı parti girmiş birisi de TİP’dir. Seçimden beşinci parti olarak çıkan Mehmet Ali Aybar’ın liderliğindeki TİP toplam 276.101 adet oy almıştı. Bu sayı ile TİP’in oy oranı yüzde 2,96’da kalmıştı, meclise 14 milletvekili yollar. Esas olarak küçük partiler yararlanmıştır. TİP’in 15 milletvekilinin 2’si seçim çevrelerinde çoğunluğu sağlayan adaylardan 13’ü ise artık oylarla milletvekili seçilenlerden oluşuyordu. Bu partinin listesinden bağımsız aday olup seçilen mecliste TİP grubuna katılmasıyla sayı 15’e çıktı. Cumhuriyet tarihinde böylece ilk defa sosyalist bir parti TBMM’ye girmişti.

1983-1999 döneminde nispi temsil sistemi alabildiğine çoğunluk sistemine yaklaştırılmıştır. Bu da tahmin edilebileceği gibi 12 Eylül Darbesi’nin halkın demokratik tüm haklarını ortadan kaldımak için önüne koyduğu bugüne kadar uzanan sistemdir. Geniş Bölgeli (liste usülü) çoğunluk sistemi uygulanan seçimler:


1950, 1954, 1957 D’Hondt Nispi Temsil sistemi ve yarı tercihli liste uygulamalı uygulanan yıl: 1961

Milli Bakiye sistemi uygulanan yıl: 1965

Barajsız D’Hondt: 1969, 1977, 1973

Çifte Barajlı D’Hondt: 1983

Çifte Barajlı D’Hondt ve kontenjan sistemi: 1987, 1991

Barajlı D’Hondt: 1995, 1999, 2002


Seçim sistemlerine yakından bakılınca milli bakiye sisteminin çoğulcu ve demokratik bir aşama yarattığı “temsilde adalet” ilkesini yakalayabildiği çok açık ortadadır.

2015 Genel seçimlerde barajın aşılması ciddi bir sorun olarak görülmüştür, HDP’nin tüm baskı, engelleme ve mitingine koyulan bombalara rağmen %13 barajını yıkarak meclise girmesi barajın tamamen kalkacağı günlere çok yaklaştığımızı da gösterdi.

Çoğunluk sistemlerinin kökünü kazımalıyız, farklı görüşlere imkan verecek şekilde seçim sistemini kazanmalıyız, partiler yasası ve seçime girme koşulları da bu doğrultuda demokratik bir seviyeye gelebilecektir.

MODERNLEŞME SÜRECİNDE SEÇİMLER, MECLİS

Dünya çapındaki özgürlük ve demokrasi mücadelesi Osmanlı’yı da etkilemiştir.  Padişah üzerinde ilk kanun gücüne kavuşulması Tanzimat Fermanı 3 Kasım 1839 ile gerçekleşmiştir, herkesin kanun önünde eşitliği ilan edilmiştir. 1.Meşrutiyeti’i yapacak olan Genç Osmanlılar Fransız İhtilali’nden etkilenmiştir. İttihat ve Terakki Cemiyeti olarak şekillenen milli burjuvazinin temellerini atarak devrimci bir dönüşümü yaratacak olan kesimin ortaya çıkışını da sağlamıştır.

Birinci Meşrutiyet’in İlanı ile Kanuni Esasi-23 Aralık 1876 Osmanlı’nın ilk ve son Anayasası yapılır. Anayasa ile işkence bitmiş, gelire göre vergilendirme gelmiştir. İkinci Meşrutiyet-24 Temmuz 1908 ile parlamenter demokrasi, siyasi parti, seçimler siyasi hayatımıza yerleşmeye başlamıştır. Her ne kadar İttihat ve Terakki Cemiyeti tek parti egemenliğini önüne koysa da “Ahrar” (Hürler) Partisi ve “Hürriyet ve İtilaf ” partisi ile çok partili döneme bir anlamda geçilmiş oldu, İlk Seçim-02.01.1877’de gerçekleşti. İlk Seçimlerin Seçim Sistemi, İstanbul’da ve taşrada iki dereceli ve basit çoğunluk seçim sistemi olarak uygulandı.

Çok partili sistem sayesinde ara seçimde İttihatçılar değil de Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın adayı kazanmıştı. Bunun üzerine ikinci genel seçimde (26.03.1912 ) İttihatçıların yarattığı baskı ortamında muhalefetin propaganda yapması engellenmiş sandıkları kendi gözetiminde tutulmuştur. Seçimlerde hileli oy, mükerrer oy gibi tanımlamalarda o zamanlar bu şekilde ortaya çıkmaya başlamıştır. Tarihe de “dayaklı, sopalı seçimler” olarak geçmiştir. 

MİLLİ MÜCADELE SEÇİM VE KONGRELERLE KAZANILMIŞTIR

Emperyalizme karşı silahlı bir şekilde Mustafa Kemal’in ve yol arkadaşlarının liderlik ettiği milli mücadele de seçim ve kongrelerle olgunlaşmış bir süreçtir. Hiçbir zaman milli mücadelenin liderleri ülkedeki sınıfların, katmanlarının ülkenin silahla savunulmasını, yönetimini devralınmasını otomatik kabul edeceğini düşünmemişlerdir. Bu mili mücadele liderlerinin olağan üstü güçlerinden değil nesnellik gereği işgal ortamında ıskalamadan ilerlemek mecburiyeti içerisinde olduklarından böyledir. Kendilerini Cumhuriyet’in yeni yorumu olarak ilan edip bu detayı atlayarak bugünün seçimlerini önemsizleştirmeye çalışanların yaklaşımı bu açıdan da temelsizdir.

Mondros Mütarekesi ile emperyalistler ülkenin büyük bir bölümünü işgal etmişti. Milli mücadelenin ilk adımlarıyla öncelikle İstanbul çevresi ve Anadolu’da cemiyetler kuruldu. Mustafa Kemal Samsun’a çıktıktan sonra ulusal mücadele konusu iyice olgunlaşır. Önce Erzurum sonra Sivas Kongresi ile “Heyeti- Temsiliye” kurulur ve ülke genelini kapsayan bir mücadeleye adım atılmış olur.

Kongre çalışmaları yapılırken eşrafla (ülkenin ticarette ileri gelenleri) İstanbul Hükümeti (Osmanlı yönetiminden kalan hükümeti) ulema (din alimleri) ile keza emperyalistlerin temsilcileri ile ciddi görüşme trafikleri yürütülmüştür. Kongrede Mustafa Kemal’i başkan ve “Heyet-i Temsiliye” üyelerinin kritik isimlerden oluşması için uzun tartışmalar değerlendirmeler ve görüşmeler sürecinden geçilmiştir. Bugün sola desen ki memleketikurtarmak için önünde böyle bir görev duruyor” desen kesinlikle dönüp bakmaz onun kesin yaratıcı önerileri, kavramları, uzak diyarlarda örgütleneceği sosyal ortamları vardır.

Uluslarının gerçekten kurtuluşu konusunda dünyanın ve tarihin en ileri görüşünü Lenin önderliğinde ortaya koyan Bolşevikler Rusya’da devrim yaptıktan sonra bizim ulusal mücadelemizin de sonuna kadar yanında olmuşlardır. Ülke bu yollardan geçerek işgalcilerin elinden kurtarılmış meclis koşullarına ulaşılabilmiştir. Kimi tarihçilerin andığı gibi Türkiye tarihi Bolşeviklere çok şey borçludur.

Temsil heyeti önemli görevler üstlenmiştir, tüm savaş ve baskı koşullarına rağmen bu yollarla demokratik şekilde bir temsilciler kurulu çıkarılabilmiştir. İstanbul Hükümeti’ne Mebusan Meclisi seçimlerini ma talebinde bulunmuştur. Seçimler yapılır baskı altında iken bile en geniş kesimlere ulaşma gayreti ile hareket edilir, Müdafaa-i Hukuk emiyetlerinin önerdiği adaylar seçimleri kazanır nihayet 23 Nisan 1920’de meclisin en yaşlı üyesinin konuşması ile ilk meclisin açılışı yapılır.

1921 Anayasası’nda yeni meclis 20 Ocak 1921’de Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nu hazırlayıp kabul etse de eski Anayasa olan Kanuni Esasi ile çelişmeyen bütün hükümleri geçerli olmuştur. Saltanatın, hilafetin tamamen kaldırılması bu kanun ile gerçekleşmiştir. 1923 Genel Seçimi, Lozan görüşmelerinin meclisteki muhalefet yüzünden sekteye uğramaması için Mustafa Kemal’in yönlendirmesi ile karar altına alınır. Görüldüğü gibi Cumhuriyet yönetimi de halka sormadan tek bir adım atmamaya çalışmıştır. O günlerden bugüne demokrasi adına kendisine dönülüp bakıldığı için toplum da oyuna sahip çıkma geleneği yerleşmiş seçim süreçlerini sonuna kadar ciddiye almıştır.

ÇOK PARTİLİ SİSTEM VE SONUÇLARI

Tek parti dönemi boyunca iki kez çok partili siyasal yaşama geçme girişimi yaşandı. Bunlardan ilki, 1924 yılındaki Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurulmasıyla yaşanan deneyimdir. Bu parti, seçimlere katılmamıştır. İkincisi ise Atatürk’ün emriyle ve Fethi Okyar öncülüğünde 1930 yılında kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası’yla yaşanmıştır.

Osmanlı’dan sonra ilk çok partili ve tek dereceli seçimi olan 1946 genel seçimi yasal güvence olmadan, açık oy, gizli sayım ve çoğunluk sistemi esasına göre yapılmış ve ilk kez aday esaslı blok oy sistemi uygulamıştır. Çok partili sisteme geçildikten sonra Türkiye’de ciddi değişimler yaşanmıştır. Beyaz ihtilal ya da afişli seçim diye anılan Demokrat Parti’ye oy patlaması yaratan seçimde “Yeter Söz Milletin!” sözü ile yapılan Adnan Menderes’li afişler tarihe geçmiştir. 1950 seçimleri öncesinde muhalefetteki DP’nin de eleştirilerini dikkate alarak gerçekten demokratik bir seçim yasası hazırlandı. Bu yasaya göre seçimler tek dereceli, genel, eşit, gizli oy, açık tasnif esasına göre yapılacaktı. Seçimlerde propaganda serbest bırakılmış ve yargı güvencesi getirilmişti. 1950 yılında yapılacak genel seçimlerin kanunu demokratik seçim yapılmasını sağlayan ilk seçim kanunu olmasıdır. Liste usülü çoğunluk sistemiydi, en fazla oy alan parti bütün milletvekillerini kazandığından yönetimde istikrar ilkesini sağlayan sistem diye iddia edilmişti. Bu seçimde CHP kendi tarihinde, Türkiye siyasi tarihinde bir ilke imza atmış seçmenlerin milletvekili adaylarını belirleyebilmelerine olanak sağlamıştır. Katılım %89,30 olmuş Demokrat Parti oyların %53,3’ünü almıştı. CHP Türkiye’yi demokratikleştirmek için büyük bir adım atmıştı fakat bunun bedelini kaybederek ödemişti.


AKP’nin sadece kendi tehlikesini atlatmak üzere darbecileri yargılama sürecine benzer bir şekilde Birinci Menderes Hükümeti’nin ilk icraatların dan birisi de CHP’ye yakınlık duyan üst kademe komutanların ve bürokratların tasfiyesi olmuştur. 

DARBELER VE SEÇİMLER

1960’daki askeri darbe sonucunda bir Anayasa yapıldı bir kısım sol tarafından demokratik açılımlar getirdiği için darbe olarak görülmedi, hala bu görüşün olguları açıkça ortaya çıkmış olsa da bir kesim 27 Mayıs’ın darbe  olmadığını katı bir şekilde savunmaya devam etmektedir. Oysa 27 Mayıs ile darbeler kurumsallaşmaya başlamış, Başbakan ve milletvekilleri asılmıştır ve 12 Mart 1971 darbesi rahat yapılabilmiştir, devrimciler katledilmiştir, idam edilmişlerdir. 12 Eylül 1980’de de büyüyen işçi sınıfı mücadelesi ve devrimci mücadele hedeflenmiş emekçilerin hakları budanmıştır. Darbelerle hesaplaşılmadığı sürece yaşayan darbe tehlikesi 28 Şubat 1997’de Refah Partisi’ni bahane ederek yeniden toplumun üzerine çöreklenmişti. Sincan’dan kalkan tanklar, İş Yasası, ve yeni başka düzenlemelerle emekçilerin, 19 Aralık Katliamı ve F tiplerinin açılması ile devrimcilerin, Abdullah Öcalan’ın hapsedilmesiyle Kürt Hareketi’nin üzerine yüründü. Ve yine 27 Nisan 2007’de gece yarısı muhtırasıyla Cumhurbaşkanlığı seçimi krizi yaratılmış, darbe gölgesinde seçimlere gidilmek zorunda kalınmıştı.

Darbelerin arkasından referandum yapılarak darbeci Anayasa baskı ortamı içerisinde her seferinde halka onaylatılmıştır. 60 Darbesi’nin Anayasa’sına %61,7 evet %38,3 yeni hayır oyu çıkmıştır.

12 Eylül 1980’de Darbesi diğer darbelere göre en ağır en korkunç sonuçları yaratmıştır. Anayasası’nın oylandığı referandum da Evren’in propagandası ve yasaklar altında evet %91,37 sonucunu almıştır, Evren de cumhurbaşkanı olmuştur.


Milli Güvenlik Konseyi tarafından Kurucu Meclis Hakkında Kanun yürürlüğe konulmuş yürütme yetkisi Bülent Ulusu ile paylaşılmıştı. Kurucu Meclis hikayesi 2013 yılında Kenan Evren, Tahsin Şahinkaya’nın yargılandığı “12 Eylül Davası” nda karşımıza çıktı. Darbecileri savunan avukatlar Evren ve Şahinkaya’nın ülkeyi yeniden kuranlar olarak yargılanamayacaklarını iddia ettiler. Düşünün darbeciler 30 yıl sonra yargılanacaklarını hesapederek kendilerini “Kurucu Meclis” olarak ilan edip yasada da dokunulmazlık maddelerini işlemişler. Darbe ile hesaplaşmayı bir gün bile aklından çıkarmayan halkımızın öfkesinden bu şekilde kaçabileceklerini sanmışlar. Berfo Ana’nın bu davada 12 Eylül Darbecileri’nin karşısına geçmesi toplumun bakışını yerinden oynatmıştır. Dava sonucunda müebbet cezasına çarptırıldılar, elbette ki darbe ile hesapla mücadelesi her yönü ile hala devam ediyor. Cumartesi Anneleri mücadelesinin her hafta en önemli gündem maddesi darbecilerdir.


12 Mart 1971 Darbesi’nden sonraki unutulmayacakler’in idam kararıdır. Mahkeme tarafından Deniz Gezmiş Hüseyin İnan Yusuf Aslan’a verilen idam kararının senato tarafından onaylanması gerekiyordu. İsmet İnönü ve Bülent Ecevit ret oyu kullanmışlardı, Süleyman Demirel  onaylanması yönünde oy kullanmıştır. İki elini birden kaldırdığı ve arkasındaki tüm milletvekillerine kaldırmaları yönünde tehditkar ifadesi de unutulmamıştır. Bu nedenle Demirel’in ölümünün ardından hesap vermeden gitmesi unutulmayacak, yirmi senedir evlatlarını arayan Türkiye’de pek çok kesim arkasından “iyi bilmezdik” şeklinde haykırmıştır. Bu da ölenlerin itibarının ayaklar altına alınmasında, hayattaki darbeci ve katliamcılara ders olmuştur.

KRİTİK SEÇİMLER VE KRİTİK SONUÇLARI


1973 genel seçimleri normale dönme olarak ele alınmıştır. Bülent Ecevit liderliğindeki CHP’nin kullandığı slogan çok çarpıcı bulunur; “Ne ezilen ne ezen, İnsanca hakça bir düzen.” Halk tarafından milliyetçi cepheye bir set çekilmek istenmiş bu slogan ile beraber Bülent Ecevit’in programı ve partisi darbe sonrasında olumlu karşılanmış, ciddi bir çoğunlukla kazanmıştı. Ecevit Karaoğlan adı ile bu seçimlerde nam salmıştır. Hikayesi ise şöyledir: Sivas’da yaşlı bir teyze CHP’nin seçim otobüsüne yaklaşır “Karaoğlan nirede ha evlatlar” diye sorar, gazeteciler ilgilenmez. Teyze de sessizce uzaklaşır. Gazeteciler sonradan Ecevit’i kastettiğini anlar ve aralarında konu olur. Sonra seçim kampanyasının parçası olarak kullanılır.

1980 Darbesi’nden sonraki süreçte Turgut Özal 1986 ara seçiminde partisinin yüzde 32 oy ile gittikçe gerilediğini görür. Bir atılım yapmak için siyasi yasakların kalkması konusunu politik bir taktik olarak kullanmak ister. Kendi tabanı ile genel seçmen yapısının arasında kalan Özal riske girer.

1982 Anayasa’sının siyasi yasakların kalkıp kalkmaması ile on yıl sonra Demirel Ecevit ve Erbakan’a siyaset yasağının halk oylamasına götürülür 75.066 farkla “evet” kazanır. 90’lı yıllara dönüp baktığımızda derin darbenin sonucunda güçlenen derin devletin devrimcileri, Kürtler’i acımasızca yok etmeye, gözaltında kaybetmeye özellikle Demirel, Tansu Çiller döneminde sistemli bir hale getirdiklerini görürüz.


Kayıpların faili meçhullerin yaşandığı hak saldırılarının hat safhada olduğu yıllar genel olarak koalisyonlar kurularak hükümet olunabilmiştir. Bu dönemde derin devletin karşısına o yıllarda Cumartesi Anneleri mücadelesi dikilmiş. Gerçekten de göz altında kayıplar ve faili meçhullerin durmasını Cumartesi Anneleri Mücadelesi’nin yarattığı etki sağlamıştır. Aynı dönemde sosyalistlerin ve gençliğin birleşik mücadelesi de toplumsal atmosferi tamamen değiştirmiştir.

1995 Genel Seçimleri’nde Refah Partisi’nin yükselişi solun yerel seçimlerde başarısız olmasıyla da ilgilidir. RP yüzde 21,38 oranında oy alarak 158 milletvekili çıkarmış önemli bir temsil gücüne ulaşmıştır. Sağ siyaset, bu sefer milliyetçlik değil siyasal islam damarından yükselmeye başlamıştır. 2002 genel seçimlerinde siyasi hayat açısından yüzde 10’luk barajı aşarak iki parti meclise girebilmiştir. 1946’dan beri ilk defa halk mecliste iki parti görmek istedi. AKP tek başına iktidar olmuş 365 milletvekili ile yüzde 66,37 oranına gelmiştir.


AKP darbecilerin partisini kapatma tehlikesine karşı Adnan Menderes’i önüne koyarak hareket etmiştir. Askerin parlamentonun önüne geçmesini engelleyecek hamleyi yapmayı ihmal etmemiştir, Ergenekon Davası ile geleceğini teminat altına almak istemiştir. Tarihteki tüm derin devlet suçlarının ortaya çıkarılması için Ergenekon davası toplum lehine büyümesi gerekirken, muhalefetin bu davayı daha büyütmesi gerekirken tam tersi olmuş başı sıkıştığında cemaat ile yollarını ayıran AKP askerlerle yeniden el sıkışmıştır.

2010 Referandumu’nda Anayasa’nın bazı maddelerinin değişmesi için AKP’nin hazırladığı paket önce mecliste onaylanır Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından halkın oyuna sunulur. BDP ve Sosyalist Partiler’in bir kısmı boykot etmiştir, %77 katılım olmuş %57,88 evet %42,12 hayır oyu alır. “Evet” oyu dışında boykot AKP karşısında, statükocuların yanına düşmeden Anayasa konusuna doğru bir alternatifi sunmuştur. Solun bugün ısrarla referandum konusundaki “boykot” tavrı görmezden gelerek değişen pek çok koşullara rağmen “evet” oyu veren kesimlerle ana çelişki gibi tartışma yürütmesi çok isabetsiz olmaktadır.

GEZİ DİRENİŞİ SONRASI SEÇİMLER

Türkiye’de Gezi sonrasında kent merkezlerindeki parklardaki forumlar gerçek demokrasinin yerleşmesi için çok önemli bir fırsattı. Kitlesel katılımlarla yapılan bu park forumlarında ciddi anlamda ortak karar alma imkanları da birikmişti. Buralarda yapılan tartışmalarla ve ortak kararlarla yerel seçimlerin merkezi siyasetine doğrudan etki etme imkanı da doğabilecekti. Bundan pek hazzetmeyen sol kesimler bu tartışmaları alevlendirici olmaktansa ket vurucu, uzaklardan izleyici pozisyonda kalmayı tercih ettiler.

Zaten seçimlerin ardından da iple çektikleri an gelmişti. Güneş onlara gülümsemeye başlayınca forumlardan gençlik kamplarına koşmuşlardı. Yerel seçimlerde katılım oranı %90 oranında gerçekleşti. AKP’nin Gezi Ayaklanması’ndaki sarsıntısını toplum sandıkta tamamlayabilmek derdine düşmüştü. Gezi’nin büyük şehirlerdeki dinamizmi büyük şehirlerde CHP’nin oy oranını büyük oranda etkiledi, HDP’nin yerel seçim siyaseti bu ivmeyi yakalayamamıştı.

HDP’nin geneli kucaklamayı önüne koyarak, Cumhurbaşkanı adayı belirleyerek doğrudan merkezi siyasetle sahneye çıkması, ülkenin en büyük ihtiyacı AKP karşıtlığının üzerine gitmesi %9,6 oy oranını kazandırmıştı, barajı yıkmanın en büyük emaresini görmüştü. Bir sonraki adımında bunu asla yabana atmadı.

2015 genel geçimlerinde AKP diktatörlüğünü geriletmek kaçınılmaz bir mücadele başlığı haline geldi. HDP’nin barajı geçerek Erdoğan’ın yegane hedefi olan başkanlık rejimini durdurmak muhalefet için farz olmuştu. Nitekim seçim sonuçlarında HDP barajı yıkarak %13 oy aldı. AKP ve Erdoğan duruldu, tek başına iktidar olma imkanını kaybetti. Barajı siyaseten yıktık, her türlü adaletsizliğin üzerine gidildiğinde sonucun toplum lehine ulaşabileceğinin de işareti olmuştur. Seçimlerdeki adaletsizsistemi kökten değiştirmek için daha çok nedenimiz ve kazanımımız var.


Önümüzde erken seçim en büyük tehlike olarak durmaktadır. Erdoğan halkın aldığı tavrı yok hükmünde ilan etmek istiyor. AKP ancak provokasyonlarla ve büyük saldırılarla yaşayabilir. İşte siyasi hedef buraya yöneltilmelidir. Büyük sorunun etrafında birleşmedikçe mahalli ve ertelemeci tutumları bizi felakete götürür.


Demokratik bir Anayasa ve demokratik seçim sistemine ulaşmak için barajı yıkarak daha fazla imkana sahip olduğumuz bir dönemdeyiz. 2015 Genel Seçimleri’nde nüfus da seçmen de artmıştır. Merkezi siyasete aday olup riskli bir kararla HDP’nin parti olarak seçime girmesi kazanmasını sağlayan en önemli nedendir. Pek çok kesim HDP’ye barajı atlatmak için kritik bu mücadeleye girmiştir. Garantici olup Gezi gibi büyük ayaklanmaları bekleyenlere halk pek itibar etmemiştir. Beklemeyip zorluğu göze alanlara itibar edilmiştir. Oranlamaya bakınca HDP’nin 2014’de 100 olan seçmen sayısı bu kararla birlikte %113 artmış 213 olmuştur.


Seçime, meclise, devlete daha yakın olmak için değil halkı çoğunluk görüşünün eline teslim etmemek gerekiyor. Halkın %100’e yaklaşan katılım oranları çareyi sandıkta aradığının en büyük göstergesidir. Kendimizi halkın bir muhatabı olarak görüyorsak seçimlerde en aktif siyasete soyunmak zorundayız.

Herkesi bağlayan bu sonuçlarda bir payı bir etkisi olmayanlar boşuna yeni kavramlar yeni konular babalanmalarla uğraşıyorlar, komik oluyorlar. Bir devrimci mücadelenin sıra neferleri gibi değil de şans oyununda sonucu şansa bırakmış oyuncular gibi oluyorlar. İnsan ömrünün daha uzun, şehirlerin daha canlı olması için yalandan değil gerçekten biz varız biz!

SON GÖNDERİ