“Filozoflar şimdiye kadar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumladılar, oysa asıl olan dünyayı değiştirmektir.” Marksizmin ustaları bu sözlerle devrimci değişimi, bazen yorumlamanın önüne koydular.

Oysa bugün değiştirme gayretleri bir yana, dünyayı yorumlamanın hakkı yeterince verilmiyor. Dünyayı yorumlamadan yani “devrimci teori olmadan, devrimci pratik olmaz.”

Marks ve Lenin düşüncesinin parlayan kılıcı, yaşanan teorik düğümleri bir kez daha kesip atmalıdır. Bir kez daha sınıf savaşımının yolunu, aklın ışığı aydınlatacak.

Daima diyoruz.

Bilmenin ve uygulamanın, öğrenmenin ve mücadele etmenin daima süreceğini ilan ediyoruz.

İlk sayısını 2011 yılında basılı formda yayınladığımız Daima dergisini yeni iletişim koşullarına uyarladık.

Web sitemizde ve sosyal medya hesaplarımızda önceki iki sayımızda yayımladığımız yazılarımıza ulaşabilirsiniz. Onlar hala güncelliğini koruyor. İlk sayımızda krizi incelemiştik. İkinci sayımızda ise seçimleri ele aldık.

Bundan sonra yolumuza dosyalar hazırlayarak devam etmeyeceğiz. Hızla gelişen olayları Marksizmin ve Leninizmin ışığı altında sıcağı sıcağına yorumlayacağız.

Hem kuramsal boşluğu dolduracağız hem de yeni Marksist Leninist kuşakların yetiştirilmesine katkı sunacağız.

Teorinin grisini yaşamın yeşiliyle buluşturmak dileğiyle…

Daima Dergisi Yazı Kurulu

Kadın Hareketi

Kadınların Uyanışı

,
15 Ağustos 2015

Türkiye kadın hareketinde bir dönem kapandı. Bugün, feminizmin sadece kendisi ve kendisine benzeyen kadınlar için mücadele eden “kimlikçi” bir türü gerilemiş durumda. Kadınların mücadelesini sadece “dilsel” bir alanda sınırlayan “postmodern” feminizm eski etkisini kaybetti. “Kadınların özü gereği iyi kalpli, barışçıl, duygusal olduklarını” öne süren, kadın ve erkek doğasını mutlaklaştıran bazı “özcü” bir feminizm devam ediyor. Ancak böyle de olsa, son on beş- yirmi yıldır dinlediğimiz; “biz kadınlar” diye bütünsel bir özneden söz edemeyeceğimiz tezi artık kuvvetli değil.


Bu tez, gerek tüm insanlık, gerekse kadınlar için bütünlüklü bir kurtuluş fikri de olamaz diyordu. Bugünkü gerçekler ise bunun tam tersini ortaya çıkardı: sadece tek bir kadının yaşadıkları bile, o kadın nezdinde tüm kadınların kaderini temsil eden büyük kadın ayaklanmalarına neden oluyor. Durum Arjantin’de dile getirildiği gibi; “1 kişi daha eksilmeyeceğiz” sözlerinde olduğu gibi, 1 kişiden bile bir “bütünlük” üretiliyor, herkes için bir fikir, bir çözüm dile geliyor. Bu sözler kadınlar arasında, iller arasında, ülkeler arasında yayılıyor. Türkiye ya da Arjantin yerelinde bir olaydan çıkıp, dünya çapında bir ölçeğe kavuşuyoruz.


Parçalı bir mücadeleyi mutlaklaştıran eski tez, mantıksal sonucu olarak parçaya, öznelliğe, her tür kişiselliğe; sübjektivizme varıyor idi. Nitekim yıllar boyunca böyle bir öznellik kutsandı, sürekli iç yolculuklara çıkıldı, bir türlü geri dönülemedi. Bu kişisel bunalımlar, buhranlar dönemi kapandı çok şükür. Dikkat ederseniz ne böyle bir kadın siyaseti, ne böyle bir film, ne bir kitap, bir şarkı bile günümüzde pek rağbet görmüyor. İnsanlar izledikleri TV programlarında bile bir toplumsallık arıyorlar. Toplumsal bir meseleyle, gerçeklikle bağ kurmayan TV dizisi bile tutmuyor artık.

Parçalı ve sübjektif bir yaklaşımdan çıkıp, bütünsel ve objektif bir noktaya nasıl mı geldik?

    
En iyi öğretmen olan tarihsel olgular ile elbette

TARİHİN UYANIŞI KADINLARI DEĞİŞTİRDİ


Postmodernizmin anlattığı “büyük anlatıların öldüğü” tezi, ölümcül darbeyi 11 Eylül ve arkasından gelen politik gelişmelerle aldı ve etkisini kaybedeli epey oldu. Irak savaşı, ABD’nin ekonomik krizi derken, çok bütünsel yapıların yani emperyalizm ve kapitalizmin sistemik işleyişinin büyük tecrübelerini yeniden edinince büyük insanlık, büyük fikirlere ihtiyaç apaçık ortaya çıkmıştı.

Ama bunun nasıl bir politik fikir olması gerektiğini ise daha sonraki önemli olgular; Badiou’nun deyimiyle “tarihin uyanışı” ortaya koydu. Kuzey Afrika ve Ortadoğu’dan başlayıp, İspanya ve Avrupa’ya yayılan, Türkiye’de de kendini Gezi direnişi ile ortaya koyan ayaklanmalar olgusu, dünya ve Türkiye halklarını “sek olarak; su katılmamış” biçimde politize etti. Bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmadı.

Ve insanlığın bu kendi kaderini eline almak için ayağa kalkışına, fikrin  yani “aklın uyanışının” eşlik etmesi ihtiyacı gerek ayaklanma günlerinde gerekse sonraki politik gelişmelerle ortaya çıktı.

Büyük kentlerin meydanlarında, özgürlük için ayaklanan halkların yarısını da kadınlar oluşturuyor ve hiç istisnasız tüm ülkelerde ki meydanların ön saflarında yerlerini alıyorlardı. İşte bu objektif olgu, kadın mücadelesinde de başka hiçbir şeyin yapamayacağı bir etkiyi yarattı.

DÜNYANIN BÜTÜN KADINLARI KARDEŞTİR VE BİRBİRİNDEN ÖĞRENİR


Yaşadıkları ülkenin kaderi için mücadelenin tecrübesini edinen kadınlar, kazandıkları bu refleks ve özgüven ile ne zaman haklarına bir saldırı olsa ayağa kalkıyor, “kadın ayaklanmaları” çağı yaratıyorlar.
 

Türkiye’den Afganistan’a, İran’dan Arjantin’e, hemen her ay, ayrı bir ülkede, öldürülen bir kadın nezdinde, tüm kadınların kaderi için büyük kadın eylemleri oluyor.

2015 yılı Şubat ayında Türkiye’de Özgecan Aslan eylemleri ile başlayan bu süreçte yaşanan adeta “kadınların Gezi’si” idi. Gezi direnişi tecrübesini edinen, oradan öğrenen kadınlar, orada olduğu gibi ortak bir politik hedef ile Türkiye’nin bütün illerinde eylemler yaptılar.

Bu arada, Türkiye’de Gezi direnişi ile Özgecan eylemleri arasında bir baş ka tarihsel olgu daha gerçekleşmiş; Kobane’de direnen kadınlar, Ortadoğu gibi bir coğrafyada IŞİD gibi bir kadın düşmanını yenmişti. Bu sonucun moral etkisi önemliydi. Ama daha önemlisi ile fiziki olarak da Türkiye’nin Batı’sında biriken başka meselelerin dile getirilmesinin önü ancak savaş ikliminin geriletilmesi ile açılabiliyordu. Böylelikle yine barış sürecinin başlaması nasıl Gezi direnişi için bir alan açtı ise, kadınlar bakımından da savaşçı politikaların ve kadın düşmanlığının geriletilmiş olması alan açtı.

Özgecan ile ifade bulan kadın direnişini yaratan nedenlerden biri budur. Diğer önemli bir etken de kadınların ve tüm toplumun kadın cinayetlerine karşı biriken öfkesidir. Demek ki, her aksam televizyonda haber bültenlerinin parçası haline gelen kadın cinayeti haberlerini, bütün bir Türkiye toplumu yutkunarak izlemiş, tepki biriktirmişti. Özgecan nezdinde bütün kadınların yaşam hakkını savundu, çözüm istedi.

Türkiye’den sonra Afganistan gibi bir ülkede bile kadın eylemleri oldu; linç edilerek öldürülen Ferhunde kardeşine sahip çıktı. Afganistan şartlarında kadınlara ilk kez zulmedilmiyordu ama bu sefer daha önce olmayan bir şeyler oluyor, buna büyük bir itiraz yükseliyordu. Bu itiraz ve sahiplenme, dava sürecine de yansıdı, Afganistan gibi bir yerde bile kadın katilleri cezasız kalmadı, daha önceleri olduğu gibi aklanamadılar.

Sonra İran’da kadınlar, bir otel odasında, Iran İstihbarat Teşkilatı’mdan görevlilerin tecavüz girişimine karşı direnirken hayatını kaybeden “Farinaz” için ayaklandı. Halk isyan ederek o oteli ateşe verdi, sorumlularının yargılanmasını istedi. Eylemler devlet şiddeti ile bastırılmaya çalışılmasına rağmen devam etti, “Farinaz” kardeşimizi tüm dünya duydu. Ardından Arjantin’de Chiara kardeşimiz ne yazık ki Özgecan gibi bedeni yakılarak can verince Arjantin ve tüm Güney Amerikalı kadınlar da ayağa kalktı. Bu sefer kadın cinayetlerini durdurmak için bütün bir kıta eylemde;

“1 kişi daha eksilmeyeceğiz” diyordu. Aynen bizim gibi öldürülen kadın kardeşlerinin fotoğraflarını taşıyarak, çözüm için cezaların artırılmasını istediler. Bir önceki yüzyılın başında, kadınların oy hakkı mücadelesi verdikleri zamanlara benziyoruz. “Seçme ve seçilme hakkının” tüm kadınlar için geçerli olması için mücadelede olduğu gibi, şu ya da bu etnik-dini kökendeki kadınlar olarak başına gelenler ve sadece onun kimlik hakları için değil, kendisi için değil, kendisinden gayri tüm “biz kadınlar” için, tüm kadınlar çaba gösteriyor. Biz Seattle’da da, Tahrir Meydanı’nda da birbirinden çok farklı olan ama ortak bir hedef ile direnen kadın kardeşlerimizi gördük, onlardan öğrendik. Onlardan aldığımız kuvvetle, Gezi de aynen onlara benzedik. Sonra Kobane’de direnen kadın kardeşlerimden büyük bir kuvvet aldık ve kadın eylemleri de kardeşleşti dünyada.

Anlatılan hepimizin hikâyesidir. Dünyanın bütün kadınları kardeştir ve birbirinden öğrenir. Bütün bu iyi şeyler birdenbire olmadı, elbette arkasında hem daha önceki yüzyılların kadın mücadelesi, hem kendi coğrafyamızda biriktirdiklerimiz var. Şu andaki gelişmelerin maddi temeli, işte bu tarihsel temel ile buluşunca ilk bakışta anlaşılamayan bambaşka sonuçlar ortaya çıkıyor.

TÜRKİYE KADIN HAREKETİ TARİHSEL BİRİKİME SAHİPTİR

Erkek egemenliği en eski eşitsizlik biçimi. Tarihsel olarak çok eski, kuvvetli, birikmiş bir baskı aygıtı ile karşı karşıyayız. Ama ezilenlerin ve dünyanın en eski ezileni olan kadınların da mücadele deneyimleri birikiyor. Bugün halen yaşam hakkı mücadelesi veriyor olduğumuz için paradoksal olsa da, Türkiyeli kadınlar, dünya kadın hareketindeki gelişmeleri zamanında yakalamayı başarmıştır.

Yani elbette bizim de bir tarihsel birikimimiz var. Hani öyle çok sık söylendiği gibi, bize haklar Cumhuriyet ile beraber altın tepsi ile sunulmadı. Osmanlı’dan itibaren bir kadın hareketi deneyimi oldu, denilebilir ki Türkiyeli kadınlar dünya kadın hareketindeki yükseliş dönemlerinde boş durmadılar. Dünya kadın hareketinde 1. Dalga diye adlandırdığımız oy hakkı mücadelesinden itibaren Batı’daki kadın hareketini yakalayabilmiş, Osmanlı’da başlayan modernleşme sürecinde bizde de bir kadın hareketi başlayabilmişti.

Ardından savaş ve seferberlik nedeniyle erkeklerin askere alınmaları ve cepheye sevk edilmeleri kadınlara istihdam alanı açacak, Osmanlı kadını ticaretten fabrikalara, yol yapımından sokak temizliğine kadar değişik iş alanında istihdam olanağı bulacaktı. Kadın berberleri, kadın tüccarlar pazarı, Osmanlı Kadınları Çalışma Cemiyeti bile vardır o günlerde. Dünyada kadın hareketinde 2. Dalga diye adlandırdığımız dönemin temelinde ise 1968’i doğuran koşullar vardır. 2. Dünya savaşı sonrası kapitalizmin rahatlama dönemi; ilerleme; Batı’da da Türkiye’de de eğitimin ve özellikle üniversitelerin yayılması, toplumun geniş kesimlerini ve kadınları eğitim ve istihdam alanına yaygın olarak dahil ediyordu. Bu zeminde gelişen Vietnam savaşı, savaş karşıtı hareket, özgürlük mücadeleleri, ulusal kurtuluş mücadeleleri kadın hareketinde de yeniden yükselişi sağladı diyebiliriz.

Türkiye kadın hareketi de yine ucundan yakalayacaktı ancak bu dönem biz de 12 Eylül öncesine denk geldi. Sonra darbe koşullarında ifade olanağı bulması ise dünyada olduğundan daha az politik olmasına neden olacak, sanki sistem karşıtı mücadeleden uzak durmak 2. Dalganın otantik bir özelliği imiş gibi anılmasına neden olacaktı. Oysa kadınların kapitalizm içerisinde bazı haklara kavuşsalar hatta eşitlenseler bile bunu  sürdürebileceklerinin garantisi yoktur. En büyük eşitsizliği; sınıf farklarını üreten kapitalizm ortadan kaldırılıp, “eşitliği” garanti altına alan bir dünya kurulmadığı sürece kadın-erkek eşitsizliği de yeniden türeyecektir. Yani, kadın ların tam olarak kurtuluşlarının önünün ancak sosyalizm ile açılabilmesi bu zorunlu yasa nedeniyledir. Sonuçta Türkiye’de 80 sonrasında yükselen kadın hareketindeki örgütlü mücadeleden uzak duran apolitik durum, 2. Dalganın Türkiye’ye yansımalarının denk geldiği dönemin apolitik bir ortam oluşu ve bundan hemen sonra sosyalist mücadelenin gerilediği postmodern bir dönemin başlamasıyla açıklanabilir. Tam kadın mücadelesinin yükseldiği ve “Dayağa karşı kampanya” gibi deneyimlerle toplumsallaştığı dönemlerde, dünyada kimlik mücadelelerinin öne çıkması Türkiyeli kadınlar bakımından büyük talihsizlik oldu. Buna 90’ların karanlık ortamı ve devlet şiddeti de eklenince bu yıllarda kadın mücadelesi başörtüsü ve Kürt sorunu üzerine kilitlendi, bu eksende ayrışmalar hareketi belirledi, tüm kadınları kapsayıcı bir mücadele sürdürülemedi.

Artık ne kadar iyi ki, bu dönem kapandı. Hem dünyada son yılların önemli ayaklanma deneyimleri, hem de Türkiye’nin içinde bulunduğu durum bu sefer tam ters bir etki yapıyor, kadın hareketinin bu son seferinde önden gidiyoruz diyebiliriz. Kadınların hayat mücadelesinin ve kadın cinayetlerinin önemini fark etmek, bunu toplumsallığı ile sahiplenmek, öldürülen kadınların mücadele eden özneler olarak ele alarak onlar nezdinde tüm kadınlar için kapsayıcı bir mücade le var etmek en isabetli yaklaşımlardan biri oldu. Bu politik hat ve benzer mücadele metoduyla bir çok ülkenin kadınları aynı deneyim ile buluşuyoruz bugün.

SOKAKLAR MADDECİ BİR ANALİZ İLE DOLUYOR


Türkiye’de kadın cinayetleri olgusunu fark etmek için çok yeni bir keşif yapmak gerekmiyordu. Çünkü başta anlattığımız gibi yaşadıklarımız dünya tarihsel, birbirine benziyor ve yapısal. Ve buna bağlı olarak kadın cinayetleri gibi çok olumsuz bir olgunun temelinde de aslında olumlu bir başka gelişme; kadınların modern hakları için mücadele etmesi yatıyor. Bugünkü süreci bir “matruşka” gibi iç içe geçen, sırasıyla şu halkalarla düşünebiliriz:


Türkiye toplumu ilerliyor,


Çünkü kentleşme ve modernleşme artıyor


Çünkü Türkiye kapitalizmi ilerliyor; her yere AVM ve otoyol yapmak, uçakların ve otomobillerin daha kolay ulaşılabilir olması, her eve televizyon girmesi ve beğenmediğimiz evlilik programları bile dahil olmak üzere kadınların hayatının değiştiğini gösteren yüzlerce program vb. vb. olması kadınları da değiştiriyor.


Kapitalizm sanıldığının aksine her zaman kadınlara kötülük getirmiyor. O sadece kendi kar oranları ile ilgili olduğu için kadınların hayatı doğrudan bir tasarrufu yok. Bir aile olmak-olmamak, evlilik ya da boşanma gibi konularda işine nasıl gelirse onu destekliyor. Modern kadın hareketinin ilk dönemi birinci dalganın doğuşundan iti baren böyledir diyebiliriz:

– Modern sanayi devrimi ve kapitalizmin ilerlemesi

– Kadınların işgücü piyasasına dahil olarak ekonomik bağımsızlığa adım atmaları

– Ardından kapitalizmin ihtiyaçları ekseninde paylaşım savaşları

– 1. Dünya Savaşı; savaş ortamının kadınların o güne kadar erkeklerin alanı olan iş sahalarına girmelerinin yolunu açmıştır.

Sermayenin ihtiyaçları doğrultusundaki bazı gelişmeler -hatta ilk bakışta olumsuz görünenler dâhil olmak üzere – kapitalizmin bile hayal edemeyeceği bazı olumlu gelişmeleri de yaratıyor. Yoksa bu berbat sistem, ne kadınların, ne insanların ne de diğer tüm canlı türlerinin hayatını umursamıyor. Gezegenin varlığını sürdürüp sürdürmemesini bile umursamayan, karlılık için doğayı mahvederek üretmeye devam eden bu alçak sistemden başka ne beklenir ki? Alçak ama onun istediklerinden bağımsız olarak, toplum hayatına getirdiği bazı değişiklikler ve gelişmelerin kadınların işine yaradığı da oluyor. Bu dünyada kadın hareketinde de şu anda Türkiye’de de böyle oluyor; kadınlar hayatın gelişmesinden kendi paylarına düşeni istiyorlar. Dünyanın değiştiğini gören kadınlar, kendi hayatlarını da değiştirmek istiyor. Buna erkek egemenliği ayak sürüyor, şimdiye kadar yararlandığı avantajları bırakmak istemiyor ve kör bir şiddet ile kadınların hak arayışını bastırmaya çalışıyor. Anma kadınlar geri adım atmıyor. Her gün kadın cinayeti haberi dinlediği halde, ucunda ölümü gördüğü halde yine de boşanma kararını geri çekmemesi nasıl açıklanır?


Türkiye’de kadınlar, mutlu değilse boşanabilmek, kendi hayatına karar vermek, modern haklarına kavuşmak istiyor. Ülke tarihinde modernleşmenin farklı bir evresi yaşanıyor, modern haklar toplumsallaşıyor, ilk defa eğitim almış belli sayıdaki kadın değil, toplumun değişik katmanlarından ve başta metropoller olsa da Türkiye’nin tüm illerinden kadınlar bu hakları talep ediyorlar. Kadınların bu gerçeği mücadeleyi de değiştiriyor. Kadın hareketini belirleyen de her zaman toplumun genel yapısındaki tarihsel maddi, somut, gerçek değişimler, yani her zaman günlerin getirdiği olmuştur. Türkiye’nin bu döneminin ülke tarihinde en kadın düşmanı hükümete AKP’ye denk gelmiş olmasının bedeli kadınlar için çok ağır oldu. Ama kadın cinayetlerinin, şiddetin ve her tür hak gaspının artışı kadınları susturmak yerine daha direngen kıldı. Kadınlar daha çok siyasallaşıyor, AKP’nin geriletilmesinde aktif rol alıyor ve 12 Eylül sonrasının apolitikliğini kırıyorlar. Hem örgüt düşmanlığı geriliyor artık kadınlar ülkelerinin kaderini ve dünyayı değiştirmek için örgütleniyorlar hem de genç kuşaklar kadın mücadelesi ile tanışıyor, bambaşka bir iddia ve cesaretle feminizmi sahipleniyor. Kadınların yaşadığı bu gerçekler; toplumun siyasallaşması ve kadınların çok somut olarak hayat mücadelesi vermekte oluşu onları salonlardan meydanlara çıkardı.

Soyut bir eşitlik mücadelesi değil, kimlikçi bir feminizm değil, lobicilik değil, artık sokaklar maddeci bir temelde doluyor. Kıran kırana devam eden erkek şiddeti, şimdiye kadar egemen olan “soyut”, “öznel”, “kimlikçi” “lobici” kadın mücadelesini sürdürülemez hale getirdi. Artık, farklı kimliklerden kadınların ortak sorunlarının maddeci bir analiz ile ele alındığı, toplumsallaşan bir kadın hareketi doğdu.

KADIN AYAKLANMALARI ÇAĞININ TEMEL ÖZELLİKLERİ

Sonuç olarak diyebiliriz ki, kadın hareketinde bugün yaşadıklarımız; Tarihsel olarak birikmiştir; arkamızda hem yüzyılların kadın mücadelesi hem son yılların önemli kadın direnişlerinin gücü var. Maddecidir; soyut bir eşitlik önermesi üzerinden ve yarınlara erteleyerek değil, bugünün somut yakıcı gerçekleri üzerinden bugünün çok yönlü mücadelesi ile ilerliyor.


Sistemle ilgili yapısal yönleri vardır ama okun sivri ucunu en çok canımızı yakan meselenin çözümüne yöneltmek zorundayız. Kadınların yaşam hakkı ertelenemez görevler ve bütün toplumun kadınlarına karşı sorumluluk yüklüyor. Mücadele uzun bir zamandan sonra toplumsallaşıyor, birbirinden farklı tüm kadınların ortak hedeflerle örgütlenmesi tarihsel bir görev olarak ortaya çıkmış durumda. Ve bunun önünde hiçbir engel yok çünkü arkamızda dünyanın bütün kadınları var. Bugün kadın hareketi, en son 2. Dalgada olduğu gibi bütün ülkelerde birbirine benziyor, uzun bir zamandır olmadığı kadar evrensel.

Bundan onbeş yıl önce “Yerli Bir Feminizme Doğru” adlı kitaplar çıkardı. İşte şimdi oraya vardık, kendi topraklarımıza basan bir feminizm için çaba gösterdikçe evrenselleştik, evrenseli yakaladıkça bu topraklarda güçleniyor, boy atıyoruz. Yeni kuşaklar hiç değilse bu ortamda feminizm ile tanışıyor ve sadece kendilerini değil tüm kadınları ve tüm toplumu kurtarmak için adım atıyor. Ne güzel, işte bugünün sosyalist feminizmi budur.

Comments are closed.